aşık veysel türküleri ve hikayeleri

BirÂşık Veysel Hikayesi. Âşık Veysel’in kendisini terk etmiş ilk eşi Esme, köy bakkalına alışveriş için gider. Bakkalda Âşık Veysel, Âşık Ali İzzet Özkan ve hem Sivrialan’ın hem de çevre köylerin ileri gelenleri oturmaktadır. İştebu albümde Van’ın rengini yansıtmak istedim. Sanat bir süreç işidir, bir gölge gibi sanatçıyı takip ederek ilerler. Zaten “Siyam” adını kullanmamızda bundandır. “Sîyam” ya da “Siya Min” yani “Benim Gölgem”. Biz geçmişten geleceğe akarken bizi biz yapan dilimiz, rengimiz, yaşam biçimiz, adetlerimiz Yokluğunda türküleri dilden dile dolaştı nesilden nesile aktarıldı ve dünyaya ulaştı. ÇEKMEKÖY2023 dergisi olarak bize bu güzellikleri katmış insanı bir kez daha rahmetle anıyoruz. AŞIK VEYSEL'İN KISACA HAYATI Aşık Veysel, 1894 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde dünyaya geldi. BüyükşehirBelediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Kültür Sanat ve Konservatuvar Şube Müdürlüğü ile Sivaslılar Kültür ve Dayanışma Derneği tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecek programda, Aşık Veysel’in türküleri Konservatuvar eğitmenleri Nuray Polat ve Sena Açık tarafından seslendirilecek AmaVeysel de aşık ve kaçacakları gece görmeyen gözlerine rağmen her şeyi hissediyor. Haber devam ediyor Haberin devamı Neyse, bizim kaçaklar Samsun'a vardıklarında Bafra civarında soluklanmak için bir çeşmenin başında duruyorlar. Bitkinler, açlar, ceplerinde bir kuruş para yok. Esma çoraplarını çıkarıyor ve bir bakıyor ki içinde bir tomar para Les Sites De Rencontres Qui Marchent Le Mieux. Aşık Veysel'in on bir kıtadan oluşan Kara Toprak türküsü, Dost dost diye nicesine sarıldım dizesiyle başlar. Türkü; Kara toprak, Dost dost diye nicesine sarıldım veya Benim sadık yarim kara topraktır isimleriyle halkın zihninde yer toprak da, diğer türkülerinde olduğu gibi, Aşık Veysel'in her bakımdan ermiş, bilge kişiliğini yansıtır. Aşık Veysel kendinden çok diğer canlıları, insanları, hayvanları, yeşili, çevreyi, doğayı düşünen bir insandır. Türkülerinde, aşk, Allah ve insan sevgisi, hasret, ayrılık, tabiat doğa sevgisi, memleket sevgisi, çalışmak, üretmek, paylaşmak, insanlığa değer katmak ve insanın bu dünyadaki faniliği, geçiciliği gibi konuları işler. Hak ve hakikati seven, bilgiye, insana ve tabiata aşık bir kişi olarak bütün varlığın bir zerreden makro evrene kadar birbirine bağlı olduğunu bilen, gören bir ermiş, bir bilgedir Aşık Veysel. Onun için, her bir mısrası, her bir sözü -duymasını, dinlemesini bilenler için-, altından değerlidir. Aşık Veysel okuma yazma bilmez, küçük yaşta gözlerini kaybetmiştir. Fakat gönül gözüyle görür, okur, yazar gördüğü hakikatleri, hikmetleri tüm insanlıkla avazı çıktığı kadar paylaşmaya çalışır. Onun için, sadece bildiği, gördüğü bir şeyi paylaşan bir kişi değildir Aşık Veysel. Bildiğini, gördüğünü kendi benliğinde, ruhunda yaşamış, yüreğinde hissetmiş, ondan sonra başkalarıyla paylaşmış bir ozanın, bilge insanın onlarca yıl önce söylediği Kara toprak türküsünü bu gözle okumak, dinlemek, ve "biz bugün ne haldeyiz?" diye sormak durumundayız. Öyle bakabilirsek, büyük ozanın kaygısını, derdini biraz olsun anlamış, onun anlatmak isteidği ruha kendimizi biraz olsun yakınlaştırmış Veysel'e, ulu ozana, ermiş, bilge kişiye saygıyla, ve güzel, keyifli vakitler geçirmeniz dileğiyle... Kara toprak / Dost dost diye nicesine sarıldım türküsü ve sözleriDost dost diye nicesine sarıldımBenim sâdık yârim kara topraktırBeyhude dolandım boşa yoruldumBenim sâdık yârim kara topraktırKara toprak, Dost dost diye nicesine sarıldım türküsü, Aşık Veysel güzellere bağlandım kaldımNe bir vefa gördüm ne fayda buldumHer türlü isteğim topraktan aldımBenim sâdık yârim kara topraktırKoyun verdi kuzu verdi süt verdiYemek verdi ekmek verdi et verdiKazma ile döğmeyince kıt verdiBenim sâdık yârim kara topraktırÂdem'den bu deme neslim getirdiBana türlü türlü meyva yedirdiHer gün beni tepesinde götürdüBenim sâdık yârim kara topraktırKarnın yardım kazmayınan belinenYüzün yırttım tırnağınan elinenYine beni karşıladı gülünenBenim sâdık yârim kara topraktırİşkence yaptıkça bana gülerdiBunda yalan yoktur herkes de gördüBir çekirdek verdim dört bostan verdiBenim sadık yârim kara topraktırHavaya bakarsam hava alırımToprağa bakarsam dua alırımTopraktan ayrılsam nerde kalırımBenim sâdık yârim kara topraktırDileğin varsa iste Allah'tanAlmak için uzak gitme topraktanCömertlik toprağa verilmiş Hak'tanBenim sâdık yârim kara topraktırHakikat ararsan açık bir noktaAllah kula yakın kul da Allah'aHakkın gizli hazinesi topraktaBenim sâdık yârim kara topraktırBütün kusurumuzu toprak gizliyorMerhem çalıp yaralarımı düzlüyorKolun açmış yollarımı gözlüyorBenim sâdık yârim kara topraktırHer kim ki olursa bu sırra mazharDünyaya bırakır ölmez bir eserGün gelir Veysel'i bağrına basarBenim sâdık yârim kara topraktır Aşık Veysel'in Dergi'deki diğer türküleri de ilginizi çekebilir Göz atmak için tıklayın Aşık Veysel'in sanatçı sayfası ve diğer türküleri de ilginizi çekebilir Göz atmak için tıklayın Geceler yarim oldu Bayram gelmiş neyime türküsü de ilginizi çekebilir Okumak / dinlemek için tıklayınBu sayfayı beğendiyseniz, lütfen yorum yapmayı ve bu sayfayı çevrenizle paylaşmayı Aşık Veysel türküleri, Aşık Veysel türküleri dinle, Sivas türküleri dinle, Dost dost diye nicesine sarıldım, Dost dost diye nicesine sarıldım sözleri, Sivas türküleri, Sivas Şarkışla türküleri, Şarkışla türküleri, Aşık Veysel, Aşık Veysel Şatıroğlu, Dost dost diye nicesine sarıldım dinle, Dost dost diye nicesine sarıldım türküsü, Kara toprak, Kara toprak sözleri, Kara toprak dinle, Kara toprak türküsü Okuryazar'ı keşfedin!Okuryazar'a üye olup, daha fazla özellikten tamamen ücretsiz olarak yararlanabilirsiniz. Dilerseniz, kendinize köşe açabilir, anlık ileti paylaşabilir, yazılar kısmında ilgilendiğiniz konularda içerikler yazabilirsiniz. Aşık Veysel SözleriAşık Veysel'in 10 güzel sözü;1. "İnan sana değil kastım, cahille muhabbeti kestim."- Aşık Veysel2. "Cümle canlı hep topraktan Var olmuştur emir Haktan Rahmet dile sen Allah’tan Tükenmez rahmet deryası."- Aşık Veysel3. "Derdin varsa git denize anlat. Kedilere, bulutlara anlat. Pencere pervazında çiçeklere anlat. İnsana dert anlatılır mı hiç?"- Aşık Veysel4. Taş olsam yandım idi. Toprak oldum da "Şu geniş dünyaya sığmayan gönül, şimdi bir odaya kapandı kaldı."- Aşık Veysel6. "Dünyaya gelmemde maksat ne idi bir sadık dost."- Aşık Veysel7. Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı. Ben babamı sen ustanı unutma8. Sofular haram demişler, bu aşkın şarabına. Ben doldurur, ben içerim, günah benim kime ne!9. Her gün aklımdan geçiyorsun, insan bir selam Anlatamam derdimi dertsiz insana Dert çekmeyen dert kıymetin insan gül ise de koklama."Dünyaya gelmemde maksat ne idi Bir sadık dost."- Aşık Veysel"Seversin, alırsın, karın olur / Seversin, alamazsın, karasevdalın olur."- Aşık VeyselBu dünyanın meyvesini. Yesem amma yesem amma. Arasam bulsam hasını. Yesem amma yesem içinde döndüğüm deniz. Dalgalanır coşar rüzgarından. Mevce gelir coşar inleyen aşkım. Ah çektikçe kaynar gelir geniş idi şimdi daraldı. Çıkıp gideceğin yer belli değil. Yetmiş altı yıldır alır satarım. Bakmadım deftere kar belli Güzel Aşık Veysel SözleriGönüle delidir demiştik baştan. Üşenmez borandan ıslanmaz yaştan. Boğulmaz denizden yenmez ateşten. Ateşi kor közü kendinden cahilin kuru lafına kültürsüz insanın kulu yalandır. Hükmetse dünyanın her tarafına arzusu hedefi yolu varise sende bende Aynı varlık her bedende Yarın mezara girende Sen toksun da ben on para etmez bu bendeki aşk yar için diyar diyar dolandım. Yoruldum da Çamlıbel’e yaslandım. Irmak oldum çalkalandım bulandım. Duruldum da Çamlıbel’e yaslandım. Gahi gönül oldum yüksekten uçtum. Ferhat oldum aşk uğrunda çalıştım. İrenk irenk çiçeklere karıştım. Dirildim de Çamlıbel’e sana verebileceğim çok bir şey yok aslında. Çay var içersen, Ben var seversen, Yol var birdir Peygamber Hak. Rabbül alemindir mutlak. Senlik benlik nedir bırak. Söyleyim geldi sırası. Kürt’ü Türk’ü ve Çerkes’i. Hep Adem’in oğlu kızı. Beraberce şehit gazi. Yanlış var mı ve neresi?Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı. Ben babamı sen ustanı bilmezsin.. O bilmez.. Hiç kimse bilmez, bilemez.. Hatta Ben bile. Bir tek paşa gönlüm gönülden ayrılmaz. Kahi bilir kahi bilmez. Yalan dünya yarsız olmaz. İster saçı sırma gibi dolanıyorum çöllerde. Hayal beni yeldiriyor yel gibi. Ah çeker ağlarım gurbet ellerde. Durmaz akar gözüm yaşı sel alemi gören sensin. Yok gözünde perde senin. Haksıza yol veren sensin. Yok mu suçun burada senin?Aşkın beni elden ele gezdirdi. Çok dolandım bulamadım eşini. Beni candan usandırdı bezdirdi. Tuzlu imiş yiyemedim aşını. Benim ile gezdin beni arattın. Beraber oturup beraber yattın. Türlü türlü güllerinden koklattın. Aşık ettin güle bülbül güzelin mecnunuyum ezelden. Veremem telkini gelmiyor elden. Yandım ateşine can u gönülden. Görmesem günlerim uzar yıl sürdün bakmadın. Cennette de bırakmadın. Şeytanı niçin yakmadın? Cehennemin var da ay koynunda gezdirdi beni. Ne cefalar çekti ne etti Anam. Acı tatlı zahmetime katlandı. Uçurdu yuvadan yürüttü Anam. Anaların hakkı kolay ödenmez. Analara ne yakışmaz ne denmez. Kan uykudan gece kalkar gücenmez. Emzirdi salladı uyuttu giderim sazım sen kal dünyada. Gizli sırlarımı aşikar etme. Lal olsun dillerin söyleme yada. Garip bülbül gibi ah u zar karışıp toprak olunca. Çiçek olur mezarımı süslerim. Dağlar yeşil giyer bulutlar ağlar. Gök yüzünde dalgalanır seslerim. Ne zaman toprakla birleşir cismim. Cümle mahluk ile bir olur ismim. Ne hasudum kalır ne de bir hasmım. Eski düşmanlarım olur derdine düştüğüm. Hayal oldu konuştuğum. Her gün yediğim içtiğim. İçerimde ağu kadehim dolduramadım. Kimseye halimi bildiremedim. Gönlümün arzusunu aldıramadım. Dileğim hekime ile mihnete dalmayan aşık. Ne yemiş ne doymuş eli bulaşık. Kınama Veysel’i fikri dolaşık. Ayrılmış yârinden yar leskesi saf saf oldu. Hep sözlerim boş laf oldu. Senin yolunda mahvoldu. Gençliğimin çağı âlemi dünya dar dedim. Ay dünya arası sanki bir adım. Denizi karayı ölçtüm aradım. Adalar içinde var belli Asya ayrı bir kıta. Bir yıllık yol idi deveye ata. Uçaklar sığdırdı beş on saata. Daha neler çıkar dur belli içimde yaşayıp duran. Nazlı güzellerin şirin İstanbul. Hayali kafamda hükümdar süren. Görmez gözlerime görün gibi kükrer coşarsa. Dalgası gelince yaman aşıklar. Hırs gelip de ayranlığı şişerse. Kaybeder irade dümen geçer yıl geçer uzarsa ara giyin kara libas yaslan duvara yanından göğsünden açılır yara yar gelmezse yaraların edersen benim sözüme gel birlik kavline girelim kardaş birlik çok tatlıdır benzer üzüme içip şerbetini duralım olursa bu sırra mazhar. Dünyaya bırakır ölmez bir eser. Gün gelir Veysel’i bağrına basar. Benim sadık yarim kara gönül değme çaydan bulanmaz. Coşarsa dalgası kendinden olur. Dertsiz aşık diyar diyar dolanmaz. Gezdirir kavgası kendinden demez kötü demez metheder. Bakarsın ki bir tel kırmış çat eder. Sorsan baksan aşka binmiş at eder. Yorulup yollarda kalan hor görme kardeşim. Sen altındın ben tunç muyum? Aynı vardan var olmuşuz. Sen gümüşsün ben saç mıyım? Ne varise sende bende. Aynı varlık her bedende. Yarın mezara girende sen toksun da ben aç mıyım?Gönül sana nasihatim. Çağrılmazsan varma gönül. Seni sevmezse bir güzel. Bağlanıp da durma gönül. Yorulursun gitme yaya. Hükmedersin güne aya Aşk denilen bir deryaya Çıkamazsın girme gözlü benli dilber. Bir gün gelsen bize doğru. Seni sevdim can u dilden. Çekme kendini naza doğru. Ne pervam var ne de perdem. Sanma beni hali bir dem. Söyler seni teller her dem. Kulak versen saza debdil oldu durum değişti. Kimi aya gider kimi cennete. Dünya güzellendi itibar düştü Anne baba yoksun kaldı hürmete. Bakmaz mısın insanların işine. Kötülükler doğar peşi peşine. Mezhep kavgasından din döğüşüne. Sanki varıp sığmamışlar ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece. Bilmiyorum ne haldayım, Gidiyorum gündüz gece. Şu аlemi yaratan bir, Odur külli şeye kаdir, Alevilik Sünnilik nedir, Menfааttir öldükten sonra üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın. Taş kapatır, çimento kapatır, hiç kimse istifade edemez. Benim toprağımda milletime hizmet etsin. Oradaki biten otlardan koyun yesin et olsun, kuzu yesin süt olsun, arı götürsün bal olsun Kurana bak İncile bak Dört kitabın dördü de hak Hakir görüp ırk ayırmak Hakikatte yüz karası… Aşık Veysel Kimdir? Aşık Veysel'in Hayatı ve Eserleri1894 yılında Sivas’ın Sarıkışla ilçesinin Sivrialan köyünde doğdu. Babasının adı Ahmet, annesinin ise Gülizar’dı. Çiftçi bir ailenin çocuğu olan Aşık Veysel, yedi yaşında çiçek hastalığından dolayı sol gözünü kaybetti. Bundan kısa bir süre sonra sağ gözü de görmez oldu. İki gözünü de kaybeden Aşık Veysel asla yılmadan, mücadelesine devam etti. Hayata gözleri olan insanlardan daha çok gördü ve hissetti. Kalp gözünden ilham alarak şiirler yazdı, sözler söyledi, türküler okudu. Onun en büyük yardımcısı babasıydı. Babası her gün ezberlediği halk ozanlarının şiirlerini ona okurdu. Aşık Veysel’de büyük bir heyecanla babasını dinlerdi. Babası bir gün elinde bir sazla yanına geldi ve bu sazı onun eline Veysel ömrü boyunca bu sazı bir daha bırakmadı. Ona sazı Çamşıhlı Ali Ağa öğretti. Gün geçtikçe kendini geliştirdi ve artık sazı onun ayrılmaz bir dostu haline geldi. Aşık Veysel, 25 yaşına geldiğinde Esma isminde bir kızla evlendi. Ancak kısa bir süre sonra anne ve babasını kaybeden Aşık Veysel, çok geçmeden ikinci çocuğunu da doğumdan kısa bir süre içinde toprağa verdi. Bu üzüntünün içinde eşi Esma’da onu bırakıp gitti. Küçük çocuğuyla baş başa kalan Aşık Veysel, şiirlerle, türkülerle içinde biriken dertleri kağıtlara dökmeye başladı. 21 Mart 1973 yılında Sivrialan’da vefat etti. Ondan geriye işte bu güzel sözler ve şiirler Veysel'in EserleriAnlatamam derdimiArasam seni gül ilenAtatürk'e ağıtBeni hor görmeBeş günlük DünyaBir kökte uzamışBirlik destaniÇiçeklerCümle âlem senindirDerdimi dökersem derin dereyeDost çevirmiş yüzünü bendenDost yolundaDostlar beni hatırlasınDün gece yar eşiğindeDünya'ya gelmemde maksatEsti bahar yeliGel ey âşıkGonca gülün kokusunaGönül sana nasihatimGözyaşı armağanGüzelliğin on para etmezKahpe felekKara toprakKızılırmak seni seniKüçük dünyamMuratNe ötersin dertli dertliNecipSazımSeherin vaktindeSekizinci ayın yirmi ikisiSen varsınŞu geniş Dünya'yaUzun ince bir yoldayımYaz gelsinYıldız Sivas ellerinde Arguvan türküleri resitatif şekilde konuşurcasına icra edilir. Bir insanın rahatlıkla söyleyebileceği ses sahasına sahiptir Genellikle bir oktav ses sahası içinde. Yöresel sanatçılar uzun havayı seslendirirken; ezginin karar sesini, hem hafızaya yerleştirmek, hem ezgiyi insanlara duyurma amacıyla genizden n..ah ünlemiyle seslendirirler. Ezginin güçlü sesi ve 5. derecelerdir. Karar sesine gelindiğinde ise gırtlakta çarpma şeklinde glisan da yaparak yeden sesini çarpma olarak belirtir ve karar sesine gelir Aynı durum güçlü sesinde de görülür. Ezgiye sesle başlayıp 6. sesi kuvvetli kullanarak ve bu sesin yarım ses daha tizini vibrato yaptırarak beşlisini belirtir. Söylenilen ezginin yapısına göre de diğer sesleri kullanır… Karar sesine giderken güçlüsünde sesi aynı perdede telleri aşağı yukarı hareket ettirerek sesin dalgalanmasını sağlar. Bu ezgiye ayrı bir tat verir. Çoğunlukla Hüseyni dizisi kullanılır. Ezgi içersinde; of, aman, derdi güzel, gurban olam, kölen olam, suna boylum, ben ölürüm, dağlar duman gibi katma sözcükler kullanılır. Yörede en yaygın olan bağlama sazı kullanılır ve bağlama düzeninde tezenesiz çalım şekli olan pençe ya da şelpe adı verilen teknikle icra edilir. Konular çoğunlukla; sevda, gurbet, ölüm, ayrılık, hasret, yoksulluktur.” Arguvan ağzı uzun havalar; Çamşıhı ağzı ile çok yakın bir benzeşim gösterir. Yine Barak ağzı ile de benzeşim ve etkileşim görülür. Bu etkileşimlere ilgili bölümlerde değinilmiştir. Ancak, Arguvan yöresi ezgilerini sadece uzun hava olarak algılamak eksik bir açıklamadır. Çünkü, Arguvan ezgileri hem uzun hava hem de kırık hava olarak karşımıza çıkar. Deyişler, semahlar, duvazlar; deme-çevirme türküleri de Arguvan ezgileri içerisinde önemli bir yer tutmaktadır. 2002 yılı itibariyle, Arguvan yöresine ait 91 türkü TRT Repertuarında yer almıştır. Aynı zamanda birçok türkü de başka yöreler adına kayda geçirilmiştir. Dr. H. Basri Kılıç’ın belirttiği gibi, tespit edilenler Arguvan türkülerinin daha yüzde biri bile değildir. Yine de azımsanmayacak bir rakamdır. 100 uzun havanın 8’i Arguvan kaynaklıdır. Özetle, Anadolu halk türküleri içerisinde, Arguvan ezgilerinin önemli bir yeri ve katkısı vardır. Bu da hayatın bir parçası olarak türküleri yaşayan ve algılayan Arguvanlı için doğaldır. Arguvan ezgileri büyük ozanlardan da beslenmiştir. Pir Sultan Abdal, Karac’oğlan, Dadaloğlu, Kul Himmet, Emrah, Hatayi, Aşık Veli, Aşıki, Esiri, Derviş Muhammet, Aşık Hasan Hüseyin Orhan, Aşık Seyit Meftuni, Aşık Bektaş Kaymaz, Aşık Yoksuli ve daha birçok ozan Arguvan’da deyişleriyle, türküleriyle özümsenmiş, onların şiirlerinin dizelerinden etkileşimler doğmuş, bu da türkülerin gelenekselliği içerisinde zenginleşerek kuşaklara aktarılmıştır. Diğer yandan KuyudereMinayik, ErmişliGermişi köyleri bu konudaki geleneği yaşatmada önemli olmuştur. Türkülerini yaşamının içersinden çıkarmış olan Arguvan ağzı türküler bir çok motifle bezenmiştir. Bu ezgilerde herkes kendinden mutlaka bir şeyler bulur. Arguvan türküleri bazen sevda, hasret, ayrılık yüklüdür. Bazen de acıların dertlerin dile getirildiği motiflerle haykırır bizlere… Bir bakarsınız tarlada ekin biçerken “Hon türküsü” olmuş, bir bakarsınız ot biçmede, harmanda, el taşında bulgur çekerken ezgiler akıvermiş Arguvan insanının gönlünden… Yaylaya doğru yollandığınızda sürüsünü otlatan çobanla karşılaşırsınız. O zaman da çobanın kavalından süzülen dertli, içli mi içli bir ezgi olmuştur… Delikanlıları askere uğurlama törenlerinde bağlamanın telinde “Otuz üç gün oldu asker olalı/Ana ben ölürüm sen geleneçe” diye dile gelmiş; sevip de kavuşamayan delikanlının gönlünde “Yarin mendilinin ucunu yaktım/Tükettim ömrümü yoluna baktım” diye kara sevda olmuş çağıldıyor; gurbete çalışmaya giden Arguvanlının geride kalanlara yaktığı bir gurbet türküsü olmuş “Köyüm sana gurbet bana/Ara ki bulasın beni/Ben ağlarım yana yana/Ara ki bulasın beni” diyerek… Arguvan ezgileri form olarak ağıt şeklinde de ortaya çıkar ve der ki; “Sen de dut ki salacamın ucundan/Düğün bayram gibi savalar beni…” İşte, Arguvan ağzı ezgiler, bir bakıma yaşamın kendisidir aslında… HİKAYELERİYLE TÜRKÜLER Gözlüm Bu Yıl Bizim Ele Gel Ela gözlüm bu yıl bizim ele gel Bu sene de bizim elde eğlen yar Akıtıp gözyaşın sır etme ey yar Bu sene de Malatya’da eğlen yar Yoksa git de Anteplerde eğlen yar Çok özledim Arguvan’ın elini Suna boylu Morhamam’ın gelini Kimden soram İsaköy’ün yolunu Bu sene de Karöyük’te eğlen yer İster isen git Urfa’da eğlen yar Arapgir’dir kazam Ulaşlı köyüm Divriğ’yi unutmam akrabam soyum Hasdek Saldek Amıran’dan geçeyim Bu sene de Germişi’de eğlen yar İster isen git Sivas’ta eğlen yar Bilmem bana niye kahır etmişsin Köle diye Yoksuliyi satmışsın Duydum Almanya’ya niyet etmişsin Gitme nolur Arguvan’da eğlen yar Gitme nolur Türkiye’de eğlen yar Aşık Yoksuli, yörede ozanlık geleneğini yaşatanlardandır. Özellikle Arguvan-Arapgir-Divriği yörelerinde eğlenmiş; Arguvan’ın hemen her köyünü gezmiş, gezdiği, doğduğu, evlendiği, yani yaşamını kazandığı yerleri bazı şiirlerinde dile getirmiştir. “Var mola?” bağlantılı türküsünde oldukça çok sayıda yer adına rastlanır Çok özledim Arguvan’ın elini Suna boylu Morhamam’ın gelini Kimden soram İsa köyün yolunu Bu sene de Karöyük’te eğlen yar Türkünüm bu dörtlüğündeki “Morhamamın gelini”, Yoksuli’nin sözünü ettiği eşi Zeynep’tir. Çünkü, Morhamam’da “Dutların Altı” denen yerde konakladıklarında evlendikleri belirtilir. Zeynep, 1960’lı yıllarda vefat etmiştir. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s 101 Gelir Omuz Omuza Ağıt/türkünün Arguvan varyantının öyküsünü Eymir köyünden emekli öğretmen Hüseyin Sayın şöyle anlatır Olay, 1952 senesi Temmuz ayı, ekin biçme mevsiminde olmuştur. Olayın yeri, Arguvan’a bağlı 11 kilometre uzaklıktaki Kızık köyüdür. Kızık ve çevre köylerde Kurban Bayramı’ndan bir gün önce/Arife günü akşamı, halk söyleşiyle “Arifeyi Kovalama/Bayram karşılama eğlentisi yapılır. Bu nedenle kırma tüfekle havaya ateş edenler, tabanca sıkanlar olur. Aynı gün akşam olayda yaşamını yitiren kişi ekin biçmeden gelip, köyün çeşmesinin yanındaki evin duvarına yaslanmıştır. O sırada Hüsgülü ve Hıdır Hocanın ellerinde tabanca bulunmaktadır. Hüsgülü tabancayı ateşleyemeyince Hoca elinden tabancayı alır, ağzını yere tutarak ateş etmek ister. Tabancada kalan mermi ateş alır ve duvara yaslanmış olan yorgun Hıdır’ın Aligüttüğün Hıdır sol tarafından/kalbinden içeri girer kurşun. Bir süre sonra da orada ölür. Otopsi yapılır ve kurşun çıkarılır. Olaydan sonra orada bir kırgınlık başlar. Meseleyi kapatmak için Hıdır Hocanın kızını, vefat eden Hıdır’ın oğlu Mustafa’ya verirler. Ortalık yumuşar ve mesele böylece kapanır. Çevrenin tanınmış halk şairlerinden Eymirli Aşık Bektaş Kaymaz bu olay ve çevredeki benzeri olaylardan esinlenerek ağıt yakıp söylemiştir. Aşık Bektaş’ın söylediği dörtlükler şunlardır Aşağıdan gelir omuz omuza Çiğdem de karışmış güle nergize Benden selam olsun o vefasıza Küğre bayramınız karalı geldi Yorgun argın geldim orak biçmeden Köyün çeşmesinden bir su içmeden Yağlı kurşun gitmez ciğer deşmeden Küğre bayramınız karalı geldi Çağıla yaslandım cigaram içem Yağlı kuşun gelir nereye kaçam Kanadım yoktur ki havaya uçam Küğre bayramınız karalı geldi Çekin kıratımı gidelim hana Söyleyin kirveme küsmesin bana Bir bayram gününü çok gördü bana Küğre bayramınız karalı geldi Başımda ağlaşır gelinler kızlar Sağ yanım ellemen sol yanım sızlar Küğrem mapushane yolunu gözler Küğre bayramınız karalı geldi Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s 367-368 Türküsü Bağlarına vardım bağlar bozulmuş Jandarmalar karakola dizilmiş Sultan bizim evrak nice yazılmış Sultan’ım Sultan’ım ela Sultan’ım Bağlarına vardım armutlu dutlu Sultanın giydiği gareli kutnu Mahkemeye girdim kalbim umutlu Ver elini burdan gidek aslanım Her bayramda giyer fistanı kare Sen beni düşürdün tükenmez zara Ancak bu işleri dayın uğara Sultan’ım Sultan’ım ela Sultan’ım İki genç birbirine sevdalıdır. Ancak Sultan kızın babası istemeye gelenleri hep geri çevirmektedir. Bakarlar ki bu iş razılıkla olmayacak, iki genç sözleşirler ve kaçarlar. Sultan’ın yaşı küçük olduğundan ailesi şikayetçi olur ve geri alır İş artık mahkemeye düşmüştür. Genç, “Allah vere mahkemede doğru ifade vere” diye kaygılarını; bozulan aile ilişkilerinin de ancak Sultan’ın dayısı tarafından onarılabileceğini türküyle dile getirir. Sultan hala yaşamakta olup, 80 yaşlarında, eşi ile mutlu bir beraberlikleri vardır. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s 368 Sarı Sen Etekten Sarısın Aşık, hercai gönüllüdür. Bir gün genç bir kadın görür. Gelinin tülbentinin altından çıkan ve savrulan saçlarının da giydiği eteğin rengi de sarı; teni Beydağı’nın karı gibi beyazdır. O bir “Deste başı”dır. Yiğit sevince işte böyle deste başı sevmeli!… Hasa bezinden, kolları düğmeli gömleğini onun için giyer, atıyla onu görmek için pınarın başına gider. Konuşmak ister, olmaz. Onunla konuşmayan/konuşamayan gelin de dolu dolu döker gözlerinden. O, başkasının ama kavuşamayan aşık duygu, düşünce ve hayallerini türküye dökerek dile getirir. Yöre motifleri ile süslediği hasretini dile getiren türküsünü yine yöre ezgisiyle çalıp söyler. “Seni benden beni senden eyleyen/Ölmeye de mezar mezar dolana” diyerek de beddua eder… Etek sarı sen etekten sarısın Kurban olam Beydağı’nın karısın Sordum o güzele kimin yarısın Ben sormadan dolu gibi döküyü Bir gömlek almıştım hasa bezinden Alem düşman oldu senin yüzünden Git sevdiğim sağlığınan gelirsem Yar kör olam öpeceğim gözünden Bir gömlek almıştım kolu düğmeli İnsan sevdiğine boyun eğmeli Sevince de deste başı sevmeli Kurban olam Arguvan’lı geline Sallanarak gelin indi pınara Lütfeyle ki gelin atım sulana Seni benden beni senden eyleyen Ölmeye de mezar mezar dolana Üçüncü dörtlüğün son iki dizesi “Delisoyha gönlüm çirkine bel bağlama/Sevdiğim yar Malatya’yı Arguvanı değmeli” biçiminde de yinelenerek söylenir. Seni benden beni senden eyleyen Ölmeye de mezar mezar dolana Üçüncü dörtlüğün son iki dizesi “Delisoyha gönlüm çirkine bel bağlama/Sevdiğim yar Malatya’yı Arguvanı değmeli” biçiminde de yinelenerek söylenir. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s 370 Gel Kömür Gözlüm Yayladan Karabel, Arguvan’ın Şotik köyüne yakın, Sivas’ın Divriği ilçesine bağlı bir yerleşim yeridir. Burayla ilgili olarak 70-80 yıl kadar öncesine uzanan bir öykü anlatılır Bir ailenin 12 yaşlarında bir oğlu vardır. Anası yaşlıdır ve evin işlerini çekip çevirecek birine ihtiyaçları vardır. Yakın-karşı köyden akrabalarından birinin kızını oğlana alırlar. Ancak, oğlan daha oyun yaşındadır, evli olduğundan sanki de habersizdir. Çevredekiler; “Küçük bir çocuğun karısı” ya da “Sen mi çocuğun kocasısın, çocuk mu senin kocan?” diye alay ederler. Gelin bu duruma çok içerlenir, derdini de kimseyle paylaşamaz. Durumu, yazgısı olarak görerek kabullenmeye çalışır. Olay üzerine tükünün yöreden dışarıya yayılması, türküyü dinleyen Arapgir’de berberlik yapan Mustafa’nın birçok ortamda söylemesi ile olmuştur, anlatısı vardır. Konuyla ilgili olarak ADIGÜZEL’in anlatımı şöyledir “Yörede bir kızı varlıklı bir ailenin 13-14 yaşlarındaki oğluna vrirler. Kız oğlandan büyüktür ve başkasını sevmektedir; ancak, sevdiğine vermezler. Türkü, yaylada kızın ağzından Kürtçe olarak söylenmiştir. “Karabekir eline” biçiminde söyleyenler vardır. “Karabelin eli” ya da “Karabelin Düzü” olmalıdır. Burada geçen “hoca” da “eğitmen” anlamındadır. Adıgüzel, türküyü 1968 yılında Arapgir’de Berber Süleyman’dan aldığını, Türkçeye çevirerek müzik düzenlemesini yaptığını da ekler. Türkü, yörede halk tarafından benimsenip söylenmiş, Battal KÜPELİ, Songül IŞIK, Kerem ALTINER, Cengiz ÖZKAN gibi birçok sanatçı tarafından okunmuş; dizelerinde-dörtlüklerinde farklılıklar göstererek kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. I. Gelin oldum Karabel’in eline Yedi bayram kına yakmam elime Gurban olam çiğdem gibi geline Yayladan gel kömür gözlüm yayladan Önüme koydular bir çift suyudu Çocuk geldi kucağımda uyudu Baba bana edeceğin bu muydu Yayladan gel kömür gözlüm yayladan Senin baban karşı köyün hocası Çok peşime düştü genci kocası Bana derler şu çocuğun kocası Yayladan gel kömür gözlüm yayladan II. Gelin oldun Garabel’in eline Yedi bayram kına yakma elime Gurban olam senin gibi geline Yayladan gel kömür gözlüm yayladan Senin baban karşı köyün hocası Çok peşime düştü genci kocası Bana derler şu kötünün kocası Yayladan gelk kömür gözlüm yayladan Ne kadar methetsem o kadar güzel Top bürür saçını gözünü süzer Mıskalar yaptıram değmesin nazar Yayladan gel kömür gözlüm yayladan III. Ben de gelin oldum Garabel’in eline Yedi bayram kına yakmam elime Gurban olam güççük gibi geline Yayladan gel kömür gözlüm yayladan Gurban olam güççük gibi geline Yayladan gel kömür gözlüm yayladan Altıma serdiler minderden döşek Kucağıma koydular ufak bir uşak Küskün değilim ki gülek barışak Yayladan gel suna boylum yayladan Küskün değilim ki gülek barışak Yayladan gel suna boylum yayladan Sabahınan oğlan gider guzuya Dişleriynen ekmek doğrar tazıya Adını sorarsan adı Şaziye Yayladan gel suna boylum yayladan Adını sorarsan adı şaziye Yayladan gel kömür gözlüm yayladan Ocağa koyduğum dünkü suyudu Şahin geldi kucağımda uyudu Aman allah bana yapacağın bu muydu Yayladan gel suna boylum yayladan Aman Allah bana yapacağın bumuydu Yayladan gel kömür gözlüm yayladan Karşı köyde köyümüzün hocası Başıma toplandı genci kocası Dizime vurdum da gerdah gecesi Yayladan gel kömür gözlüm yayladan Konuyla ilgili türkü metinlerinde anlatılan öyküyle örtüşen dizeler-dörtlükler olduğu gibi, ayrılan dizeler de bulunmakta. I. metinde “Gelin oldum” söylemi ile türkünün gelin tarafından yakıldığı akla geliyor. Hemen üçüncü dörtlükte “Çok peşime düştü genci kocası/Bana derler şu çocuğun kocası” dizeleri var. Burada bir çelişki varmış gibi görünüyor. İlk akla gelen, gelinin de küçük yaşta olması. Bununla birlikte çevredekilerin, “Bu çocuk mu senin kocan, yoksa sen mi çocuğun kocasısın?” diye alay etmeleri ve “Çok peşime düştü genci kocası” dizeleri kızın daha önce taliplilerinin de çok olduğunu gösterir. II. metin, Muharrem TEMİZ tarafından Kerem ALTINER’den derlenmiş, 2001 yılında Muharrem TEMİZ ve Cengiz ÖZKAN’ın birlikte yaptıkları “Yare Dokunma” adlı kasete Cengiz ÖZKAN tarafından okunmuştur. Bu metne göre düşünürsek; gelin-kızın evlenmesinin ardından onu seven, ancak başkasıyla evlenmek zorunda kalan bir genç tarafından yakıldığı düşünülebilir “Gelin oldun Karabel’in eline” dizesiyle başlayan dörtlükte kızın başka bir yere gelin gittiği anlaşılır. Diğer yandan, “Bana derler şu kötünün kocası” söylemi ile gencin “kötüye düştüğünü”, bunun alay konusu olduğunu dile getirdiği akla geliyor. “Ne kadar methetsem o kadar güzel” ile de sevdasını yeniden dile getirmesi açısından türkünün bir genç tarafından yakıldığı olasılığını güçlendiriyor. III. metin, Aşık Çobani tarafından 1970’lerin sonlarında kasete okunmuştur 3. Özel Kaset, Özgüler kasetçilik-Malatya. Bu metin, I. Metinde öykülenenlerle benzerlik olmasının yanında, oldukça ayrıntılıdır. İkinci dörtlükte, “Altıma serdiler minderden döşek/Kucağıma koydular ufak bir uşak/Küskün değilim ki gülek barışak”; üçüncü dörtlükte, “Sabahınan oğlan gider guzuya/Dişiyinen ekmek doğrar tazıya/Adını sorarsan adı Şaziye”; dördüncü dörtlükte, “Ocağa koyduğun dünkü su muydu/Şahin geldi kucağımda uyudu” dizeleri birçok konuda bilgi verir; 1. Gelinin kocası fiziksel olarak ve yaşça küçüktür. 2. Gelinin adı Şaziye’dir. 3. Oğlanın adı Şahin’dir. 4. Oğlan, evliliği bir çocuk oyunu gibi sanmaktadır. 5. Gelin daha evliliğinin ilk gününde pişmandır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, aralarında oldukça yaş farkı bulunmaktadır. Bu durum çevrede yadırganmış, alay konusu olmuş; geleneksel kültür içerisinde büyük bir sevinç, töresel kutlamanın simgesi olarak adlandırma yönüyle anlam yüklenmiş olan “düğünde, bayramda ele kına yakma” geleneği yönüyle, “yedi bayram kına yakma/yakmam” denilirken olayın kişileri derinden etkilediği-yas tutma biçimine dönüştüğünü bize açıklamaktadır. Sonuç olarak; türkünün öyküsü bir önemli mesajı dizelerde vermiştir. Evlilik kurumu, bir evcilik oyunu olamaz; dengi dengine ve seven de sevene verilmelidir. Bu değerlendirme, türkünün topluma mesaj aktarma bakımından önemini açıkça ortaya koymaktadır. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s 370-373 6. Göldağı’nda Kuşlar Figana BaşlarBattal’ın Ağıdı Göldağı’nda kuşlar figana başlar Öleneçe yüzüm gülmez gardaşlar Battal’ın yatağı mağralar taşlar Hanemi perişan bu dert çekilmez Serin olur Göldağı’nda havalar Jandarmalar çobanları kovalar Harap oldu kurduğumuz yuvalar Hanemiz perişan bu dert çekilmez Bahçelerde soldu gonca gülümüz Göçtü getti gelinimiz kızımız Haram oldu kaymağımız balımı Hanemiz perişan bu dert çekilmez Bu işlerde yoktur bizim suçumuz Simsiyahken beyazladı saçımız Yüklen gitsin artık buradan göçümüz Hanemiz perişan bu dert çekilmez Arguvan’ın Alhasuşağı köyünün Kerolar mezrasından olan Battal’ın adam vurma zanlısı ve firari olduğu için uzun süre dağlarda gezmesi ve 16 Ağustos 1965 tarihinde çatışmada yaralanarak ölümü üzerine Arguvan’ın Eymir köyünden Aşık Bektaş’ın destan yazdığı söylenir. Bir gazete haberine göre; “İki kişinin katili olup 1951’den beri firari olan Battal Turgut, de gece bastırılıp müsaderede aldığı yaradan ölmüştür. Battal’ın kardeşi ve yöre halkından Mustafa Gürer’in anlatımlarına göre; onun adam öldürmesi, firarı, vuruluşu tam netlik oluşturmasa da şu seyri izlemiştir. Battal, Malatya’da oturmaktadır. Bilinmeyen bir nedenle eşini vurur ve dağlara çıkar. Arguvan’ın Göldağları ve Ayranca Dağları yörelerini kendine mekan tutar. Durum böyleyken, Battal’ın ağabeyi Abdullah ile Düzovalı Kemal’in arası bir konudan dolayı açıktır. Battal’ın dağda oluşu karşı tarafın çekinmesine yolaçar. Bu kırgınlığı çözmek için Başikan Birimuşağı köyünde toplanırlar. Battal’ı da toplantıya çağırırlar. Köyde toplantı halindeyken müfreze evi basar, çatışma çıkar, Kemal vurulur. Battal karanlıktan yararlanarak kaçar, epey bir zaman daha firari gezer. Bir gün Galınharmanı denen yerde gizlenirken müfreze yerini haber alır ve çıkan çatışmada yaralanır, sonra da ölür. Aradan bir süre geçer, Battal’ın ağabeyi Abdullah kardeşinin yerini müfrezeye haber verdiğinden kuşkulandığı kişiyi arapgir’e giderken atının üstünde Havut Gediği denilen yerde vurur ve kaçar. Ancak, eniştesi Mehmet Ali’yi katil zanlısı olarak içeri alırlar… 1969 yılında Hekimhan’ın Başkavak köyünden Aşık Vahap ALKAN tarafından plağa, daha sonraki yıllarda hem Hacı Engüzel, hem de Erhan Yılmaz tarafından kasete okunan destanın metinlerinde farklılıklar görülür. Hacı Engüzel’in okuduğu metindeki “Sabahtan duydum ki bir haber gelmiş”, “Anama söyleyin damda yatmasın” dizeleriyle başlayan dörtlükler ve 6. dörtlük Erhan Yılmaz’ın okuduğunda yer almaz. Erhan Yılmaz’ın okuduğu metnin son dörtlüğü ise Hacı Engüzel’in okuduğunda yer almaz. Öyle ya da böyle, destanların olayı tam olarak öykülemediği gerçeği ile karşılaşıyoruz. Çünkü, anlatımlarla destan metinleri örtüşmüyor. Destanın eksik olduğu, bazı dörtlüklerin sonradan eklendiği, yıllar önce kapanmış bir yaranın deşilmek istenmeyişi aklımıza geliyor. Bu nedenle de olayın ayrıntılarına, kahramanlarına fazla yer vermeyi uygun bulmuyoruz. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s 373-374 Üç Gün Oldu Asker Olalı Otuz üç gün oldu asker olalı Ana ben ölürüm sen geleneçe Var mı benim gibi bahtı karalı Baba ben ölürüm sen geleneçe Birliğim Kütahya rütbem piyade Hastalar içinde derdim ziyade Bu nasıl ölümdü bu nasıl vade Gardaş ben ölürüm sen geleneçe Eskişehir derler gaziler yurdu Küçük yaşta aldım bu zalım derdi Şu gurbet ellerde ömrüm çürüdü Bacı ben ölürüm sen geleneçe “Arguvan’ın Çavuş Köyünden Çoklam lakabıyla anılan Bektaş Gülbaş’ın oğlu Hürşehit, Eskişehir’de piyade birliğinde askerlik yaparken küçük yaşta yakalandığı hastalıktan dolayı askeri hastaneye yatırılır. 21 Ağustos 1961 tarihinde ameliyata alınır, kısa bir süre sonra ameliyat masasında vefat eder. Mezarı Eskişehir’dedir.” Bu olay üzerine Aşık Bektaş Kaymaz Ağıt yakar. Ağıt, yıllar sonra1975 Aşık Çobani tarafından kasete okunur. Türkünün üçüncü dörtlüğünün 3. dizesini “Pötürgeli Salih telgraf vurdu”, biçiminde okuyan sanatçılar da vardır. Salih’in, Hürşehit’in askerlik arkadaşı olduğu söylenir. Arguvan yöresinde gençler askere uğurlanırken söylenen türkülerin başında bu türkü gelir. Ağıttan çok bir asker uğurlama türküsü özelliğini kazanmıştır. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s 377 Gardaş Bir Tabuta Koydular Ölümler acısı olur mu böyle İki tabut bir mezara koydular Turan’ın muradı Emek Zekine İki gardaş bir mezara koydular Hüseyin der Fatma ne oldu Kırşehir yolunda uykuya daldı Turan der gardaş hayat son buldu İki gardaş bir mezara koydular Dört göz bekler eşi yanına gelsin Cenazeler geldi Yusuf ne bilsin Gözü yaşlı Fatma ağlasın gülsün İki gardaş bir mezara koydular Zehir oldu Almanya’nın parası Kırık kemikleri derin yarası Zekine ağlama yoktur çaresi İki tabut bir mezara koydular Sülmenli yukarı bir de aşağı Gözyaşı akıttı Göçeruşağı Acılar acısı doktor bıçağı İki gardaş bir mezara koydular Yazı yazman mezarımın taşına Neler geldi kalanların başına Anam ağlar gelin gider işine İki gardaş bir mezara koydular Çobani’mden Allah rahmet eylesin Ehmalkarlık kader buna neylersin Öldüğümü dostlarıma söyleyin İki gardaş bir mezara koydular Yusuf Genç ve kardeşi, Atma aşiretinin Göçeruşağı köyünden göç ederek Yukarı Sülmenli köyüne yerleşirler. Toprakları olmadığı gibi yoksullardır da… Burada çobanlık yaparak geçimlerini sağlarlar. Yusuf’un çocuklarından Hüseyin Almanya’ya gider. Turan ise Malatya’da Ziraat Okulunda okuyarak ziraat teknisyeni olur. ….. yılı yazında Hüseyin askerde olan Turan’a haber salar ve izin zamanlarını denk getirirler. Hüseyin, yanında hanımı taksiyle gelir, Trakya tarafında asker olan Turan’ı da arabasına alarak Malatya’ya yollanırlar. Kırşehir’in Mucur yöresinde taksi bir tırın altına girer. Hüseyin ve Turan tanınamayacak derecede kazadan etkilenerek vefat ederler. Hüseyin’in hanımı yaralı kurtulur. Cenazeler sabaha doğru köye getirilir. Cenazelerin geldiğini duyanlar ve bir çok yakın köylüler birikirler. Bu iki genç, köyde ve çevrede davranışlarıyla takdir edilen sevilen kişilerdir. Oldukça kalabalık bir toplulukla yan yana kazılmış mezarlara defnedilirler. Mezarları yapılır ve mezarlıkta görkemli görünmektedir. Yine Atma Aşiretinden olup buraya yerleşmiş olan Aşık Çobani olay üzerine bu ağıtı yakar. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s 377 Seni Delik Delik Delerim Türkü; “Yöresi Sivas/Kangal, KK Muhlis Akarsu, Derleyen Nida Tüfekçi, Notaya Alan Nida Tüfekçi, No 21–28” künyesi ile TRT repertuarına kayıtlıdır. Uzan hava olarak da NecatiCoşkun’dan derlenmiş olup, Malatya adına kayıtlıdır. Malatya’da daha çok Arguvan, Hekimhan, Arapgir ve Doğanşehir yörelerinde bilinmekte ve söylenmektedir. Diğer yandan, Malatya ili Doğanşehir ilçesi Polat kasabası yöresinde 1927 yılından beri söylendiğini ve öyküsü olduğunu öğreniyoruz. Öykü şöyle Hüsne ile Eşöğ Kara Eşe adlı iki bacı Polat’ın Dervent Dağı eteklerine mermerik mantar toplamaya giderler. Nişanlısı ince hastalıktan ölmüş olan Kara Eşöğ dertlidir. Bacısı da onun derdine üzülmektedir. İçindeki yara acısını dağlarla paylaşmak isteyen Eşöğ, dağları da sessiz bulunca başlar derdini dökmeye. Bu sırada köyün çobanı onların sesini duyarak dinler ve sürüyü önüne kattığı gibi ovaya getirir. Sürünün zamansız geldiğini gören çevre halkı telaşlanır, sebebini sorunca da türkünün son sözlerini duyan çobandan şu cevabı alırlar “Hüsne ile Eşöğ dağları delik delik edip yakıyorlar, ben de sizin sürünüzü kurtardım…” Kaygusuz-Metin Günaydın Doğanşehir İlçesi, Fatih Matb. İstanbul 1986, s. 61-62 Dağlar seni delik delik delerim Halbur alır toprağını elerim O yar koyun olsa ben de kuzusu Ardı sıra meler meler giderim Dağlar senin yükseğine çıkarım Çıkarım da enginine bakarım Eğer dağlar dediceğim olursa Sana lale ile sümbül takarım Eğer dağlar dediceğim olmazsa Seni vurur ataşıma yakarım Dağlar senin ne karanlık ardın var Lale sümbül boynun eğmiş derdin var El âlemin vatanı var yurdu var Benim yurtsuz kalışıma ne deyim Necati Coşkun’dan derlenen uzun havanın, bu türküdeki birinci ve üçüncü dörtlüklerin aynısı olduğunu görüyoruz. Kadınların söylediği ağıtın da uzun hava ezgisinde olduğunu sanıyoruz. Âşık Yoksuli, aynı türküyü biraz değişik bir biçimde kasete okumuştur Dağlar seni delik delik delerim Kalbur alır toprağını elerim Sen bir kara koyun ben de bir kuzu Sen döndükçe arkan sıra melerim Dağlar senin ne karanlık ardın var Mor menekşe boynun eğmiş derdin var El âlemin vatanı var yurdu var Benim yurtsuz kalışıma ne deyim Malatya da fakırların yurdudur Benim derdim yetimlerin derdidir Alamanya yedi dağın ardıdır Gurbet elde kalışıma ne deyim Bu türküde, “Alamanya yedi dağın ardıdır” dizesiyle Almanya motifinin yer aldığını görüyoruz. Bu nedenle Âşık Yoksuli’nin benzek yaptığını sanıyoruz. Bütün bunlar da türkünün yöremizde bilinmesinin-benimsenmesinin önemli kanıtlarındandır. Aşık Yoksuli Dil Yarası Kaseti, A/3 10. Gönül Arz Eyledi Kendi Hanemden Gönül arz eyledi kendi hanemden Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Hüseyn’e gitmeye niyet eyledim Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Gemiye varınca handa yatalım Gamı gaseveti orda atalım Bir gerçeğin eteğinden tutalım Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Gemiyi geçince Harput Ovası Bir konak yaptırmış beyler ağası İçerimden çıkmaz şahın havası Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Yakındır Harput’un köyleri yakın Şu deveboynunu aşmaya bakın Yamandır Kırcı’nın kurdundan sakın Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Dujik Baba derler yolun sağında Yolumuz uğradı Burhan Dağında Ergani’den Diyarbakır eline Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Yüksek olur Diyarbakır kalesi Zaza’dır şenliği sıcak havası Yürü ki Mardin’den haber alası Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Mardin’den aşağı Musul’un düzü Dostlar himmet edin eğlemen bizi Celal Abbas’a da sürelim yüzü Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Kerkük’ün şehrinde garip eğlenir Âşık olan aşk oduna dağlanır Zeynel Abidin’de işler bağlanır Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Elif taç bağlanıp kemer kuşanmak Yas-ı matem günü kara bağlamak Bir niyetim Şah Necef’e uğramak Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Şu Bağdat’ın şehirine varalım Erenlerin divanına duralım Mazlum Hüseyin’e yüzler sürelim Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Kul Mustafa’m bunu böyle söyledi Yaktı ciğerini püryan eyledi Hüseyn’e gitmeye niyet eyledi Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru Arguvan İsa köyde yaşamış olan Avşaroğlu Kul Mustafa, bir gece rüyasında Hz. Hüseyin’i görür. KK M. ERCAN; 86 Yaşında, çiftçi, D H. ŞAHİN, DT KK anlatımı; “Ekin tarlasında dinlenme anında yarı uykulu bir durumda iken rüya gördüğü”biçimindedir. Rüyasında Hz. Hüseyin kendisini çağırmıştır. Bunu eşine nakleder “Beni İmam Hüseyin çağırdı ben ona gideceğim” der ve yol hazırlığına başlar. “Gönül arz eyledi kendi hanemden/Gönül kalk gidelim Hüseyin’e doğru” diyerek yola koyulur. Fırat Nehrini takip eder, Kömürhan denilen yer civarında gemiye binerek karşıya geçer. Yolculuğunu Elazığ, Diyarbakır, Mardin, güzergâhında sürdürür. Deyişinde, her geçtiği yeri belirtir. Uzun bir yolculuktan sonra Irak topraklarına ulaşır. Orada çalışan görevlilerden birinin rüyasına girer. Yetkili olan bu görevli yanında çalışanlara rüyasını nakleder ve ekler “Bir yolcu gelecek o geldiğinde hiç bir zorluk çıkarmayın, sorgu-sual etmeyin. O, Kerbela’ya, İmam Hüseyin’e gitmektedir…” Kul Mustafa Irak topraklarına girdiğinde hiç bir zorlukla karşılaşmadan yoluna devam eder. Musul, Celal Abbas’ın Türbesi, Hz. Ali’nin türbesi Necef’tedir ve Bağdat’a uğrar. Kerbela’ya vararak İmam Hüseyin’in türbesini ziyaret eder. Aynı yoldan geriye döner… İşte bu yolculuk Kul Mustafa’nın demesinin konusunu oluşturur. Bu demenin yıllar sonra Baskil’in Tabanbükü Şeyh Hasan köyünden Teslim Dede tarafından okunduğu ve yayıldığı bilinir. Aynı köyden Teslim Budak 1977 yılında deyişten üç dörtlüğü kasete okumuştur. T. BUDAK 2. Özel Kaset, Umut Plak 1977 Yine, Erhan Yılmaz tarafından da iki kez kasete okunmuştur. E. YILMAZ Kaset, Özgüler Kasetçilik, Malatya Teslim Budak seksenli yıllarda türküyü yeniden kasete okumuş, İzzet Altınmeşe de bunun ezgisine benzer bir ezgiyle aşağıdaki türküyü okumuştur Şu Fırat’ın suyu akar serindir Yârimi götürdü kanlı zalimdir Daha gün görmemiş taze gelindir Söyletmeyin beni yaram derindir Kömürhan köprüsü Harput’a bakar Zalım Fırat gelmiş ocaklar yıkar Ahbaplarım gelmiş ağıtlar yakar Söyletmeyin beni yaram derindir Türküyü, 1996 yılında Erkan Oğur da okumuştur. Söz-müzik İzzet Altınmeşe, Düzenleme Erkan Oğur olarak belirtmiştir. E. OĞUR “Eşkıya” BMG Müzik İstanbul 1996 A/1 Fırat Ağıtı Ayrıca, birçok sanatçı da radyo ve televizyon programlarında okudular. Baskil’in Tabanbükü köyünden Mustafa Tosun, türkünün öyküsünü anlatır ve şairinin de kendisi olduğunu öne sürer. Anlatımına göre; Korucuk köyünde Nazlı adlı bir gelin Fırat’a su almaya iner ve sulara kapılır. İki gün sonra Kömürhan Köprüsü’nün altında bulunur cenazesi. Getirirler, kocası üzerine kapanır, anası saçlarını yolar, ağıtlar yakılır. “Babam bu olayı anlattıktan sonra Nazlı gelinin öyküsünü kaleme aldım. Yani Fırat türküsünün sözü, müziği benim… Nazlı gelinin cenazesi bulunduktan sonra kocasının ağzından dökülen şu dörtlükleri ben ağıt haline getirmiştim, eksik söyleniyor…” der. Şu Fırat’ın suyu akar serindir. Yârimi götürdü kanlı zalımdır Daha gün görmemiş taze gelindir Söyletmeyin dostlar yaram derindir. Âşık olurudum olsaydı sazım Ağla anam ağla bülbül avazlım Sulara gömüldü sevgili nazlım Söyletmeyin dostlar yaram derindir Kömürhan köprüsü Harput’a bakar Zalım Fırat gelmiş ocaklar yıkar Toplanmış dostlarım ağıtlar yakar Söyletmeyin dostlar yaram derindir” Mustafa Tosun, Fikret Otyam’ın “Oy Fırat Asi Fırat” kitabı ile bu kitapta yer alan Fırat ağıtlarından da söz eder. Türküyü okuyan İzzet Altınmeşe’yle tartışabileceğini, türkünün Diyarbakır ya da Urfa türküsü olmadığını, Malatya türküsü olduğunu belirtir. HAMLE GAZETESİ Malatya Festival Eki, Temmuz 2000. Bazı araştırmacılar ve konuyla ilgilenen kişiler, türküdeki “Harput”un “Halpuz” olması gerektiğini öne sürerler. ki; bu konuya yeni bir boyut kazandırmaktadır. Şimdilik buna net bir açıklama getiremiyoruz. Araştırmacı Kazım Tatar’ın ileri sürdüğü bu bakış üzerinde daha kapsamlı bir araştırma yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, 376 Hekimhan’ın Ballıkaya köyünden Astsubay Ali Yıldırım Ankara’da görevli olup bir yıllık evli ve bir de çocukları vardır. Eşi Naciye ev hanımıdır. Ali Yıldırım, Bir görev anında trafik kazası geçirerek vefat eder. Beş aylık biricik yavruları hem anadan öksüz, hem babadan yetim kalır. Başkavak köyünden Âşık Vahap Alkan bunun üzerine ağıt yakar. Kanlar fışkırır yüzüme Yaralandım yaralandım Ebedi hasret kuzuma Yaralandım yaralandım Olmaz olsun böyle yazım Ben üzüldüm yüzüm yüzüm Ağlasana iki gözüm Yaralandım yaralandım Çok küçük beş aylık kuzum Ölmek farzı boynumuzun Benim dul kalmak mı yazım Yaralandım yaralandım Doktor su ver yandı canım Bak yaramdan akan kanım Dul koyduğum taze hanım Yaralandım yaralandım Öldükten sonra ne gerek Ecel bir dost yüzü görek Böyle molur Karadirek Yaralandım yaralandım Vahap ağlar eller güler Neler çektim neler neler Sinem koyun olmuş meler Yaralandım yaralandım Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, Üç Gün Oldu Asker Olalı Otuz üç gün oldu asker olalı Ana ben ölürüm sen geleneçe Var mı benim gibi bahtı karalı Baba ben ölürüm sen geleneçe Birliğim Kütahya rütbem piyade Hastalar içinde derdim ziyade Bu nasıl ölümdü bu nasıl vade Gardaş ben ölürüm sen geleneçe Eskişehir derler gaziler yurdu Küçük yaşta aldım bu zalım derdi Şu gurbet ellerde ömrüm çürüdü Bacı ben ölürüm sen geleneçe “Arguvan’ın Çavuş Köyünden Çoklam lakabıyla anılan Bektaş Gülbaş’ın oğlu Hürşehit, Eskişehir’de piyade birliğinde askerlik yaparken küçük yaşta yakalandığı hastalıktan dolayı askeri hastaneye yatırılır. 21 Ağustos 1961 tarihinde ameliyata alınır, kısa bir süre sonra ameliyat masasında vefat eder. Mezarı Eskişehir’dedir.” Kemal GÜLBAŞ 1938, Arguvan, Çavuş Köyü, Malatya, DT DY Arguvan Urunun Düz. Bu olay üzerine Âşık Bektaş Kaymaz Ağıt yakar. Ağıt, yıllar sonra 1975 Âşık Çobani tarafından kasete okunur. Türkünün üçüncü dörtlüğünün 3. dizesini “Pötürgeli Salih telgraf vurdu”, biçiminde okuyan sanatçılar da vardır.Salih’in, Hürşehit’in askerlik arkadaşı olduğu söylenir. Arguvan yöresinde gençler askere uğurlanırken söylenen türkülerin başında bu türkü gelir. Ağıttan çok bir asker uğurlama türküsü özelliğini kazanmıştır. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, 13. İki Gardaş Bir Tabuta Koydular Yusuf Genç ve kardeşi, Atma aşiretinin Göçeruşağı köyünden göç ederek Yukarı Sülmenli köyüne yerleşirler. Toprakları olmadığı gibi yoksullardır da… Burada çobanlık yaparak geçimlerini sağlarlar. Yusuf’un çocuklarından Hüseyin Almanya’ya gider. Turan ise Malatya’da Ziraat Okulunda okuyarak ziraat teknisyeni olur. 1973 yılı yazında Hüseyin askerde olan Turan’a haber salar ve izin zamanlarını denk getirirler. Hüseyin, yanında hanımı taksiyle gelir, Trakya tarafında asker olan Turan’ı da arabasına alarak Malatya’ya yollanırlar. Kırşehir’in Mucur yöresinde taksi bir tırın altına girer. Hüseyin ve Turan tanınamayacak derecede kazadan etkilenerek vefat ederler. Hüseyin’in hanımı yaralı kurtulur. Cenazeler sabaha doğru köye getirilir. Cenazelerin geldiğini duyanlar ve birçok yakın köylüler birikirler. Bu iki genç, köyde ve çevrede davranışlarıyla takdir edilen sevilen kişilerdir. Oldukça kalabalık bir toplulukla yan yana kazılmış mezarlara defnedilirler. Mezarları yapılır ve mezarlıkta görkemli görünmektedir. Yine Atma Aşiretinden olup buraya yerleşmiş olan Âşık Çobani olay üzerine bu ağıtı yakar. Ölümler acısı olur mu böyle İki tabut bir mezara koydular Turan’ın muradı Emek Zekine İki gardaş bir mezara koydular Hüseyin der Fatma ne oldu Kırşehir yolunda uykuya daldı Turan der gardaş hayat son buldu İki gardaş bir mezara koydular Dört göz bekler eşi yanına gelsin Cenazeler geldi Yusuf ne bilsin Gözü yaşlı Fatma ağlasın gülsün İki gardaş bir mezara koydular Zehir oldu Almanya’nın parası Kırık kemikleri derin yarası Zekine ağlama yoktur çaresi İki tabut bir mezara koydular Sülmenli yukarı bir de aşağı Gözyaşı akıttı Göçeruşağı Acılar acısı doktor bıçağı İki gardaş bir mezara koydular Yazı yazman mezarımın taşına Neler geldi kalanların başına Anam ağlar gelin gider işine İki gardaş bir mezara koydular Çobani’mden Allah rahmet eylesin Ehmalkarlık kader buna neylersin Öldüğümü dostlarıma söyleyin İki gardaş bir mezara koydular Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, 14. Gacer Yaylası Hekimhan’ın Ballıkaya köyü topraklarından Arguvan’ın Atma yöresine kadar uzanan Ayranca Dağları üzerinde bulunan yaylalardan biri de Gacer yaylasıdır. Ayranca’nın diğer uçları Arguvan köylerine dayandığından bu yaylalara başka köylerden de göçen olmaktadır. 1959 yılında Arguvan’ın Eymir köyünden Âşık Bektaş Kaymaz, yalnızca bir düvesi ile yaylaya göçer. Yaylada şiddetli bir dolu yağar. Dolu, yerlerde kar gibi tabakalaşır. Çardaklar, çadırlar ve yurtlarda bulunan insanlar ve hayvanlar perişan olurlar. Bu yağış sırasında Âşık Bektaş’ın düvesi kaybolur. Uzun süre arar, bulamazlar. Aradan geçen bir kaç günden sonra kurtlar tarafından yendiği anlaşılır. Âşık bu, durur mu? Bu destanı yazar Sene bin dokuz yüz elli dokuzda Gel bizi üşütme Gacer Yaylası Gönül eğlenirdi irfanda sazda Gel bizi üşütme Gacer Yaylası Bir karış oldu var yattığı yerde Çoluk çocuk bütün düşecek yerde Bir düğem vardı idi yedirdim kurda Gel bizi üşütme Gacer Yaylası Yüce koyaklarda keklikler öter Ulu ardıçlarda koyunlar yatan Eğilmiş ağaçlar ayağım örter Gel bizi üşütme Gacer Yaylası Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, 15. Gelin Senem’in Ağıtı 1970 yılının sonlarında Arguvan’ın İsa köyünün mezrası Sadıkbey Çiftliği’nde oturan Abdullah, eşi Senem’i av tüfeği ile vurur, kadın ölür. Abdullah mahkûm olur, cezasını çeker, hapisten çıkar. Aşık Çobani tarafından olayın hemen ardından ağıt yakılır. Ağıtın tamamı incelendiğinde olayın öykülendiği anlaşılır. Sabahınan duydum kanlı olayı Al kanlar içinde öldü bu gelin Bütün İsa Köyü giymiş karayı Al kanlar içinde öldü bu gelin Cenazeme getirin anam Eşe’yi Zalım kocam kırdı döndü köşeyi Depemde dolaşır domdom fişeği Al kanlar içinde öldü bu gelin İbrahim Memedali Hasan Hüseyin Mezarımı Sadıkbey’e eşmeyin Kocam vurdu başkasından bilmeyin Al kanlar içinde öldü bu gelin Cenazeme gelen hısım akraba Üç kardeşim bir de anam yok babam Suçumu söylesin çavuş Mustafa’m Al kanlar içinde öldü bu gelin Hiç çocuğum yoktur ağlaya dura Sahat üç buçukta patladı silah Bir kaşık düşmanı………… Al kanlar içinde öldü bu gelin Arguvan ağladı duydu acıyı Başçavuş hâkimi getir savcıyı Ellemeyin doktor yaram sancıyı Al kanlar içinde öldü bu gelin Çobani’ye söylen yazsın destanım Kaderim böyledir Senem’dir adım Benim suçum varsa sorsun Allah’ım Al kanlar içinde öldü bu gelin Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s. 378 16. Yıldız Gelin Verdiğin ikrara gel eyle beni Götürdüğüm derdi verme sevdiğim Yarı yolda koyup zar etme beni Yürek yaralandı pare sevdiğim Otuz beş kırkına varmadan yaşım Benliğim yokuşlar sallanır başım Kara gözlerine yük dolu kaşın Gel temaşa eyle zara sevdiğim Çadırda süt içip kaldım geride Gelen vurdu ayık demez diri de Ürgü dutar koymadılar deride Gel temaşa eyle zara sevdiğim Arguvan yöresinde hala göçerlikle uğraşan Drijan aşiretinden Şatıroğulları, Hekimhan’ın Ballıkaya köyüne bağlı Çeki mezrasında ve çevresinde otururlar. Daha sonra Tarlacık köyünün Horumhan mezrasına yerleşirler. Bunlardan Ali Rıza’nın iki ayrı eşinden iki oğlu olur. Mustafa ve Mehmet Lakko ve Mamo adları verilir çocuklara. Mustafa’nın olduğu sıralarda Hasan Ağanın da Yıldız adlı bir kızı olur. Yıldız’ı Mustafa’ya kertme yaparlar. Ancak zaman içinde Mustafa’nın ağalık kurumuna karşı oluşu, diğerleriyle siyasi görüş ayrılıklarının olması ve annesinin Ermeni oluşu gibi nedenlerle kertmeyi bozup, kızı Mehmet’e vermeyi kararlaştırırlar. Yıldız Mustafa’dan düğün günü kendisini öldürmesini ister. Ta çocukluklarından beri birbirini seven Mustafa ile Yıldız’ın bu düşünceleri Yama Dağlarında düğün tutulduğunda gerçekleşir. Yıldız gelinliği ile at üzerinde, Mustafa da daha sonra ölür. Olay üzerine ağıtlar yakılır. Metindeki ağıt, Mustafa’nın yakın arkadaşı Hekimhan’ın Başkavak köyünden Âşık Vahap Alkan tarafından yakılıp, 1969 yılında plağa okunmuştur. Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı yayınları, İstanbul 2004, s. 378 Yaralanmış Yatak Yatmıyor Malatya/Akçadağ çevresinde de benzer olarak söylenen türkününKK Naci BOZKUŞ Akçadağ, 1953, D S. Özerol, DT öyküsünü Âşık Özlemi A. Seydi Adıgüzel şöyle anlatır “Olay Kuşu/Yeniköy’de geçer. 1950’lerin başı olmalı… Babası ölmüş bir kızı birileri ister. Ancak ne anası vermek istemekte, ne de kız gitmek istemektedir. Kardeşleri de daha çocuk denecek yaştadır. Köyde Emmisi oğlundan başka yakınları da bulunmamaktadır. Kızı isteyen taraftan beş kişi bir gece kızın evine gelir, kapı köslü olduğundan pencereyi kırarak içeri girerler. Kızın anasını döverek direğe bağlarlar. Kızı da dağa kaldırırlar, kız korku hastalığına yakalanır ve sonunda ölür. Aşık Ekberi de aynı anlatıya katılmaktadır. Adıgüzel Özlemi, DT. D. Anam yaralanmış yatak yatmıyor Erkeksiz bacada duman tütmüyor Yavrularım ufak silah tutmuyor Kavuş imdadıma sen emmimoğlu Beşi birden bir odaya girdiler Sağ yanımdan pencereyi kırdılar Çarpışa çarpışa beni yordular Kavuş imdadıma sen emmimoğlu Emmim oğlu kayıplara dalmışsın Doğdu kervankıran geri kalmışsın Ardım sıra aramağa gelmişsin Kesildi mümkünüm düştüm yollara Kaynak Hüseyin ŞAHİN-Süleyman ÖZEROL Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi, Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı Yayınları, İstanbul 2004, s. 64 Oğlan Damda Yatar “Celal Oğlan” adıyla bilinen türkü, Arguvan yöresinde 7, Sivas/Şarkışla yöresinde 18 dörtlük olarak bilinip söylenir, 1981 yılında yapılan bir çalışmada üç ağıt örneği verilmiş, ağıtlarda konu edinilen olayların Cumhuriyetin ilk yıllarında geçtiği, yakınlarının yaşadığı belirtilir. “Ağ odayı süpürmedim” adıyla aktarılan, nişanlısına başlık parası verebilmek için büyük bir gayretle çalışırken verem olan ve ölen Celal’in nişanlısı Döndü tarafından yakıldığı belirtilir. Özkan YALÇIN “Şarkışla Folklorunda Verem” TÜRK KÜLTÜRÜ, Eylül, 1981, Sayı 26, İstanbul, s. 23–25 Arguvan derlememizdeki öykü şöyle anlatılmaktadır Celal, sevdiği kızla nişanlanmış; ancak, yörede “başlık” Kalın/Galın geleneğine göre önce belirtilen parayı temin etmesi gerekmektedir. Bu nedenle gurbete İstanbul ya da Ankara çalışmaya gider. Amelelik yaptığı inşaatlarda yatar. Uzun süre gurbette kalır, verem olur ve ölür. Ancak cenazesinin sılasına getirilmesi gelenek gereğidir. “Hiç değilse bayramlarda mezarını ziyaret eder, teselli buluruz” derler. Celal’in cenazesi Ankara, Kayseri, Sivas, Malatya demiryolu güzergâhından trenle Malatya’ya getirilir. Nişanlısı cenaze geldiğinde ağıt yakar. Ağıtta, çalışmaya gidiş amacı, kendini dul kalmış sayması, sekiz kaynının olduğu, bunlara çeyiz olarak çorap ördüğü gibi olaylar/konular dile getirilir. Türkü metnimizdeki ağıt değerlendirildiğinde; “Ankara’dan kuş geliyi Sesi bana hoş geliyi Celal’ı götüren tren Geri dönmüş boş geliyi” Dörtlüğüne Şarkışla varyantında rastlıyoruz. Başka bir dörtlükte “Celal oğlan damda yatar” dizesi varken, başka bir dörtlükte “Celal odada yatıyor” biçiminde bir çelişki görülüyor. Arguvan varyantında; Şarkışla’ya kayıt oldum Çamurlara bata bata Celal bana altın almış Çimantoğda yata yata” Dörtlüğünde “Şarkışla”dan söz edilmekte iken, Şarkışla varyantında bu dörtlüğe rastlamıyoruz. Şarkışla varyantında; “Yedi geyim çorap ördüm/Yedi kaynım giysin diye”; Arguvan varyantındaki; “Sekiz çift çorap ördüm/Sekiz kaynım geysin deyi” biçimde yer alan dizelerde “kayın” sayısında farklılık görülür. “Tek kardeşin nişanlısı/Kime gelin ineceksin” dizeleri de, kızın nişanlısının “bir evin tek oğlu” olduğunu gösterir. Bu da “yedi kayın” ile çelişkilidir. Arguvan varyantında “ Kapımızın önü kavak”dizesine karşın, Şarkışla varyantında “fındık” adı geçer. Oysa fındık yörede yaygın bir ürün alanı oluşturmaz. Arguvan varyantında Celal’ın nişanlısının adı geçmez iken, Şarkışla varyantında “Adım batsın adım Döndü” dizeleriyle adı verilir. Şarkışla varyantında dörtlük sayısı 18, Arguvan varyantında 7’dir. Şarkışla varyantında Cumhuriyet döneminde geçtiği belirtilen olayın ağıtındaki bazı dörtlüklerin 1905 yılında da bilindiği Ahmet’in Ağıdı, Solağın Oğlunun Ağıdı, Molla Kerim’in Ağıdı örneklerinden anlaşılmaktadır. Diğer yandan bu varyantlardaki bazı dörtlüklerin Kerkük türkülerinde yer aldığı görülür. Her ne kadar “Şarkışla’dan Arguvan’a geçtiği düşünülebilir” diyerek belirtmiş olsak da Celal Oğlanı Anadolu’nun “Garip oğlanı”, “Garip Delikanlısı” olarak kabul etmek zorundayız. Bu durumda ağıtın Şarkışla yöresinden Arguvan yöresine “eksik” olarak geçtiği düşünülebilir. Ancak, çıkış yeri ne olursa olsun söylenile söylenile, okunduğu yörenin kimi motifleriyle biçimlenerek yerleşik bir özellik kazanmıştır. Bu da duyguların dile getirilişinin, ağıtlara türkülere yansımasının güzel bir yanı olarak kuşaktan kuşağa aktarılmasının sürmesi demektir. Hekimhan-Arguvan arasındaki bir varyantı da Ali Seydi Adıgüzel’in Aşık Özlemi anlatımından özet alarak aktaralım Hekimhan’ın Sarsap-Kışla arasında Çimento denen yere yakın bir köyde Celal adlı bir genç vardır. Genellikle Çimentoğ’da eğleşir, günün çoğunu orada geçirir. Oraya Çimentoğ denmesinin nedeni toprağının beyazımsı oluşundandır.. Bu genç sevdiği kızla nişanlanır. Oysa kıza göz koyan başkaları da vardır. Bir gün köyün gençleri bir araya gelerek ormanlık bir yere avlanmaya giderler. Celal da aralarındadır. Av sırasında Celal’i pusuya düşürerek vururlar, cenazesini de getirerek evinin damının üzerine koyup örterler “Celal Oğlan damda yatar” dizesini anımsayınız. Türkünün bu olay üzerine yakıldığı söylenir. A. Seydi ADIGÜZEL Malatya yerel kanallardan TV Malatya’daki programdan 25 Kasım 1995, Saat Arguvan’da okunuş biçimi şöyledir Celal oğlan damda yatar Yorganını yeller atar Ne yatarsın Celal oğlan Nişanlını eller satar Ankara’dan kuş geliyi Sesi bana hoş geliyi Celal’ı götüren tiren Geri dönmüş boş geliyi Şarkışla’ya kayıt olduk Çamurlara bata bata Celal bana altın almış Çimentoğ’da yata yata Babam Kayseri’den geldi Komşular odaya doldu Hanım kız çeyiz sayarken Dediler ki Celal öldü Evlerinin önü yonca Yonca kalkmış dam boyunca Bu yoncayı kim biçecek Celal oğlan olmayınca Sekiz çüt çorap ördüm Sekiz gaynım geysin deyi Puşu vurup sandık açtım Celal gölden uçsun deyi Kapısının önü kavak Kavaktan dökülür yaprak Elim kına yüzüm duvak Bana dulluk yakışır mı Gözlüm Bu Yıl Bizim Ele Gel Âşık Yoksuli, yörede ozanlık geleneğini yaşatanlardandır. Özellikle Arguvan-Arapgir-Divriği yörelerinde eğlenmiş; Arguvan’ın hemen her köyünü gezmiş, gezdiği, doğduğu, evlendiği, yani yaşamını kazandığı yerleri bazı şiirlerinde dile getirmiştir. “Var mola?” bağlantılı türküsünde oldukça çok sayıda yer adına rastlanır Çok özledim Arguvan’ın elini Suna boylu Morhamam’ın gelini Kimden soram İsa köyün yolunu Bu sene de Karöyük’te eğlen yar Türkünün bu dörtlüğünde geçen “Morhamamın gelini”, Yoksuli’nin eşi Zeynep’tir. Çünkü Âşık yoksuli ile Zeynep’in Morhamam’da “Dutların Altı” denen yerde konakladıklarında evlendikleri belirtilir. Z. ŞAHİN, 1938, D. H. ŞAHİN, DT. Zeynep’in, 1960’lı yıllarda vefat ettiği tümü şöyledir Ela gözlüm bu yıl bizim ele gel Bu sene de bizim elde eğlen yar Akıtıp gözyaşın sır etme ey yar Bu sene de Malatya’da eğlen yar Yoksa git de Anteplerde eğlen yar Çok özledim Arguvan’ın elini Suna boylu Morhamam’ın gelini Kimden soram İsaköy’ün yolunu Bu sene de Karöyük’te eğlen yer İster isen git Urfa’da eğlen yar Arapgir’dir kazam Ulaşlı köyüm Divriğ’yi unutmam akrabam soyum Hasdek Saldek Amıran’dan geçeyim Bu sene de Germişi’de eğlen yar İster isen git Sivas’ta eğlen yar Bilmem bana niye kahır etmişsin Köle diye Yoksuliyi satmışsın Duydum Almanya’ya niyet etmişsin Gitme nolur Arguvan’da eğlen yar Gitme nolur Türkiye’de eğlen yar 20. Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar a Arguvan yöresinde yılın herhangi bir gününde köylülerin toplu olarak, yörede bulunan türbelere ziyarete gittikleri olur. Bu gidişler önceki yıllarda özellikle hasat sonu-güz aylarına rastlardı. Götürülen adak kurbanları Koç, dana, horoz vb. kesilir, pişirilir ve “lokma” adıyla “Yemek Dökülür.” Yani birlikte pişirilen etli aş birlikte yenir. Dilekler dilenir, dualar edilir, akşama doğru tekrar köylerine dönerler. Arguvan Karahöyük köyünden bir grup 1957 yılının Ağustos ayında Malatya/Battalgazi Eskimalatya ilçesine bağlı Korucuk köyünde Fırat kenarında türbesi bulunan Hasan Basri/Korucuk ziyaretine giderler. Gençler serinlemek için Fırat’ın sularına girer, yüzerler. Aralarında Hukuk Fakültesi öğrencisi Abdulkadir Işık da vardır. Abdulkadir bir ara uzaklaşır, bunu gören ziyaretçiler feryat-figan ederler, ancak kurtaramazlar. Abdulkadir, Fırat’ın sularına yenik düşmüş, boğulmuştur. Bu olay üzerine Gülistan Altuntaş’ın yeğenine yaktığı ağıt şöyledir. Dere yüzünde dönen kayıklar Anam ağlar babam beni sayıklar Başıma toplanmış bağrı yanıklar Nettim size beni yâre götürün Sen benim kuzumsun ezel ezelden Sen geziyken ben sakındım nazardan Allah’ını seversen doğrul mezerden Kuzum-Sen doğrul ki ben gireyim yerine Gide gide gâvur eli yurd olur Sinek üşer yaralarım kurdolur Öleneçe Murat Fırat bana derdolur Ölem Abdulkadir gadan alırım Görünüyü Korucuk’un çalısı Sen miyidin talebenin birisi …………………………………….. Ölem Abdulkadir gadan alırım. KK. 1902 Doğ.,D. Ağıtta yöre türkülerinin iç içe oluşu göze çarpar. Bu olayla ilgili başka bir anlatım ise şöyledir “1957 Mayıs sonlarında Karahöyüklüler Korucuk’taki Hasan Basri ziyaretine giderler. Abdulkadir Işık Hukuk 2. sınıfta okumaktadır. Köylüleri ile birlikte o da gider. Türbenin hemen yanında akan Fırat nehrine girerek serinlemek ister Anlatıcı Mayıs ayında Fırat’ın suyunun soğuk olduğunu, karların erime dönemi olduğunu hesaba katmaz, Abdulkadir hemen dayısının ardından suya girmiştir. Dayı-yeğen söğütlerin bulunduğu, girdaplanan yere varırlar. Dayı sudan çıkar, Abdulkadir görünmez, kaybolur. Cesedi bir hafta sonra bulunur. “ Ağıtı İsa Köyden Eşe Hatunun okuduğu söylenir. Elbisem duvarda asılı kaldı Çeyizin sandıkta basılı kaldı O yar benim için küsülü kaldı Nettim size verin benim yârimi KK. Flas Tv. Mozaik Programı, Hasan Basri Kılıç’ın “Arguvanlı Ozanlar–1” adlı çalışmasında, ağıtın Eymir köyünden Âşık Bektaş Kaymaz tarafından yakıldığını, bir mektup halinde babası Ali Kılıç’a verildiğini, babasının da Abdulkadir’in babası Abdullah Işık’a ulaştırıldığını, boğulma olayının 1957 yılının Nisan ayında meydana geldiğini belirtir. Kılıç Arguvanlı Ozanlar-I Ankara 2003, b 2. Varyant Kör Alinin kardeşi Kara Abdullah Çamur Malatya’ya gider. Halk Abdulvahap ziyaretine gitmiş, kurbanlar kesilmiş, hukuk öğrencisi Abdullah’ı da davet ederler. Abdullah Abdulkadir’i birlikte götürür. Cem töreni ve kurbandan sonra Abdulkadir Fırat’a yüzmeye girer, oradakiler kurtaramazlar ve boğulur. 1955 ya da 1957’nin Nisan ayındaki bu olay üzerine Abdullah Çamur ağıt yakar. KK Ali Niyazi ELÇİ Arguvan 1939, Abdullah oğlu, Felsefe öğretmeni Yazan Hüseyin Şahin Yazı dolaşımı Aşık Veysel tarihimizin en önemli halk ozanları arasında yer alıyor. 25 Ekim 1894 yılında doğan Aşık Veysel'in bugün doğum günü. Avşar boyunun Şatırlı obasına mensup olan Aşık Veysel'in dram dolu hayatı anlam dolu şiirlerine yansımıştır. İşte Aşık Veysel'in hayatı ve şiirleri... Aşık Veysel unutulmaz halk ozanımız olarak ölümünün üstünden yıllar geçse bile anılıyor. Bugün Aşık Veysel’in doğum günü. Eserleri hala dilden dile dolaşmakta olan Aşık Veysel’in hayatı şu şekilde…AŞIK VEYSEL KİMDİR?Veysel Şatıroğlu veya lakabı ile Âşık Veysel, Türk halk ozanı. Avşar boyunun Şatırlı obasına mensuptur. Aşık Veysel Şatıroğlu, 1894 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Annesi Gülizar, babası “Karaca” lakaplı Ahmet adında bir çiftçiydi. Veysel’in iki kız kardeşi, yörede yaygınlaşan çiçek hastalığına yakalanarak yaşamlarını de yedi yaşında aynı hastalıktan dolayı iki gözünü de kaybetti. Kendi anlatımına göre Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kaydı ve düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım… Çiçek zorlu geldi. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan. »Babasının, Âşık Veysel’e oyalanması için aldığı bağlamayla önce başka ozanların türkülerini çalmaya başladı. 1930 yılında Sivas Maarif Müdürü olarak görev yapan Ahmet Kutsi Tecer ile Kutsi Bey tarafından düzenlenen bir şairler gecesinde tanıştı. Kutsi Bey tarafından verilen destek ile birçok ili dolaşmaya geleneğinin son büyük temsilcilerinden olan Âşık Veysel, bir dönem yurdu dolaşarak Köy Enstitüleri’nde saz hocalığı yaptı. 1965 yılında özel kanunla maaş bağlandı. 1970’li yıllarda Selda Bağcan, Gülden Karaböcek, Hümeyra, Fikret Kızılok, Esin Afşar gibi bazı müzisyenler Âşık Veysel’in deyişlerini düzenleyerek yaygınlaşmasını sağladı. Şarkışla’da her yıl adına şenlikler Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içeydi. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de vardır. Şiirleri, Deyişler 1944, Sazımdan Sesler 1950, Dostlar Beni Hatırlasın 1970 isimli kitaplarında yılında akciğer kanseri sonucunda vefat etti. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri 1984 adıyla eserleri tekrar VEYSEL ŞİİRLERİUzun İnce Bir YoldayımUzun ince bir yoldayımGidiyorum gündüz geceBilmiyorum ne haldeyimGidiyorum gündüz geceDünyaya geldiğim andaYürüdüm aynı zamandaİki kapılı bir handaGidiyorum gündüz geceKırkdokuz yıl bu yollardaOvalarda dağlarda çöllerdeDüşmüşüm gurbet ellerdeGidiyorum gündüz geceŞaşar Veysel iş bu haleKah ağlaya kah güleYetişmek için menzileGidiyorum gündüz geceAğlayalım Atatürk’eAğlayalım Atatürk’eBütün dünya kan ağladıBaşbuğ olmuştu mülkeGeldi ecel can ağladıŞüphesiz bu dünya faniTanrı’nın aslanı haniİnsi cinsi cem’i mahlukHepsi birden ağladıDoğu batı cenup şimalAman tanrım bu nasıl halAtatürk’e erdi zevalAmir memur altın kürsüYas çekip mebsan* ağladıİskender-i ZülkarneyinÇalışmadı bunca leğinHer millet Atatürk deyinCemiyet-i akvam ağladıAtatürk’ün eserleriSöylenecek bundan geriBütün dünyanın her yeriAh çekti vatan ağladıFabrikalar icat ettiAtalığın ispat ettiVarlığın Türk’e terk ettiDöndü çark devran ağladıBu ne kuvvet bu ne kudretVardı bunda bir hikmetBütün Türkler İnönü İsmetGözlerinden kan ağladıTren hattı tayyarelerTürkler giydi hep karalarSemerkand’ı Buhara’larİşitti her yan ağladıSiz sağ olun Türk gençleriÇalışanlar kalmaz geriMareşal Fevzi’nin askerleriOrdular teğmen ağladıZannetme ağlayan gülmezAslan yatağı boş kalmazYalınız gidenler gelmezFelek-el mevt’in elindenHer gelen insan ağladıUzatma Veysel bu sözüDayanmaz herkesin özüKoruyalım yurdumuzuDost değil düşman ağladıGüzelliğin On Par’EtmezGüzelliğin on par’etmezBu bendeki aşk olmasaEğlenecek yer bulamanGönlümdeki köşk olmasaTabirin sığmaz kalemeDerdin dermandır yaremeİsmin yayılmaz alemeAşıklarda meşk olmasaKim okurdu kim yazardıBu düğümü kim çözerdiKoyun kurt ile gezerdiFikir başka başk’olmasaGüzel yüzün görülmezdiBu aşk bende dirilmezdiGüle kıymet verilmezdiAşık ve maşuk olmasaSenden aldım bu feryadıBu imiş dünyanın tadıAnılmazdı VEYSEL adıO sana aşık olmasa. “Uluğ Türkistan”dan Anadolu’ya geldiğimiz günden beri, gurbet sözü hep hüzün vermiştir bize… Yıllar yılı “sıla”, deyince, Ötüken’den esen yellerle gönül tellerimizi titreten hasret dolu duygular gelip oturmuştur yüreğimize… Çünkü “gurbet”; “Ata yurdumuz”dan ayrılırken dûçâr olduğumuz ve asırlardan beri hiç dindiremediğimiz hazin bir melâl ve târifsiz bir sızıdır içimizde… Tıpkı Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’nin ilk beytinde; “Bişnev in ney çün şikâyet mîküned / Ez cüdâyîhâ hikâyet mîküned” Dinle neyden kim hikâyet etmede / Ayrılıklardan şikâyet etmede diye dile getirdiği duygular ve “hicran acısıyla şerhâ şerhâ olmuş bir kalp” gibi, bizler de gurbet ellerde, sıla derdi ve yâr hasretiyle çok uzun senelerdir “Âh mine’l-fîrâk” diye inlediğimiz için gurbet tem’ası çok geniş bir biçimde edebiyatımızda yer almış, sıla ve gurbet kavramları da Türk’ün yürek sesi olan türkülerimizin “kader torbasındaki” alın yazısı olmuştur. Âşık Veysel; “Ben gidersem sazım sen kal dünyada / Gizli sırlarımı âşikâr etme / Lâl olsun dillerin söyleme yâda / Garip bülbül gibi âhûzâr etme” diye “Pençe vurup sarı teli” konuştururken “Benim her derdime ortak sen oldun / Ağlarsam ağladın, gülersem güldün” diyerek, sazın ve türkülerimizin bu aziz milletin tarihî yoldaşı, gönül arkadaşı ve kadim bir sırdaşı olduğunu dile gönül zenginliğinin Türkçe ifâdesi olan, millî musîkîmizin bütün özellik ve güzelliklerini yüreğinde taşıyan türkülerimiz, Türk milletinin gönül bahçesinde yetişen en nadide güllerdir… Türk’ün ruh kökünden mayasını alan, “mukaddes yükün hamalı” olan ve beşikle mezar arasındaki hayâtımızın her hâlinin hâsılasını oluşturan türkülerimiz; “Gönül gergefimizde nakış nakış işlenmiş bir ruh asâletinin tablosudur.” Bu “asâlet tablosu”ndan yansıyan hayatın bütün renklerinin ve desenlerinin muazzam bir âhenk içinde billurlaştığı türkülerimizde gurbet duygusundaki hüznün, yâr ve sıla hasretinin ayrı ve ağırlıklı bir yeri vardır. Gurbet türkülerinin tedâî ettiği mânâlar içimize “bir top ateş” düşürürken, kalplerimizden bir şeyler koparmaz mı? Âşık Kerem’in Erzurum dağlarında kışa tutulup hastalanınca, Aslı’ya hitâben yaktığı türküde; “Bir han köşesinde kalmışım hasta / Gözlerim kapıda, kulağım seste / Kendim gurbet elde, gönlüm sılada / Gelme ecel gelme, üç gün ara ver / Al benim sevdâmı götür yâre ver” demesi bizleri hudutsuz iklimlere götürmez mi? “Yeşil kurbağalar öter göllerde / Kırıldı kanadım kaldım çöllerde / Anasız babasız gurbet ellerde / Ya ben ağlamayayım kimler ağlasın / Şu mahzun gönlümü kimler eğlesin / Eğin viran olmuş bülbül ötmüyor / Ağam ırak yolda elim yetmiyor / Sayı tutam dedim sayı yetmiyor / Gel ağam gel ağam tez gel sılaya / Sen gelmezsen ağam gelem oraya” diye dertli dertli söylenen o Kemâliye uzun havasının dizeleri ve ezgileri bizlere ne de çok şey anlatmaz mı? “Erzurum Dağları kar ile boran / Aldı yüreğimi dert ile verem” diye başlayan bir başka uzun havamızın; “Dört yanımı gurbet sardı tel ilen / Yaslı yaslı bayram yaptık el ilen / Göz göz oldu yaralarım dil ilen / Yaramı sarmaya derman bulamam” sözleri ve nağmeleri bayramı gurbette yaşayanların yüreklerini kanatmaz mı? Sıladaki yakınlarından ve yârinden haber bekleyenlerin hâlet-i rûhiyesini dile getiren ve “Çiçekler içinde menekşe baştır / Güzeli gösteren göz ile kaştır / Gurbete gidiyom mektup ulaştır /Mektup ile konuşalım bir zaman” diyen Silifke türküsü, gurbetin verdiği hasret duygusunun yakın zamana kadar mektuplarla giderildiği gerçeğini çok yalın ifâdelerle yâd etmez mi? Gönlümüze ve rûhumuza hitap eden türkülerimiz; kimi zaman hicrânın vuslata dönmediği hazin aşk hikâyelerini, kimi zaman da gurbet ele giden vefâsız sevgiliye yapılan sitemi “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun / Gördün güzelleri beni unuttun / Sılaya gelmeye yemin mi ettin / Gayrı dayanacak özüm kalmadı / Mektuba yazacak sözüm kalmadı / Yarim sen gideli yedi yıl oldu / Diktiğin fidanlar meyvalar verdi / Seninle gidenler sılaya döndü / Gayrı dayanacak özüm kalmadı / Mektuba yazacak sözüm kalmadı” dizeleriyle dile getirmiştir. Türkülerimiz; okuma yazması olmayıp, hâlini dile getirmek için bir başkasına mektup yazdıran; “Kurban olam kalem tutan ellere / Kâtip arz u hâlim yaz yâre böyle” diyenlerin duygularına da tercüman olmuştur. Nesilden nesile sözlü nakillerle intikal eden ve zaman içinde bâzı değişikliklere uğrayarak anonimleşen türkülerimiz; “Maraş’ın içiden bir çeşme akar / İçerim içerim ciğerim yakar / Şimdi garip anam yollara bakar / Öldü diye haber verin sılama” diyerek gurbet elde son nefesini veren, ana hasretini ve memleket özlemini tâ yüreğinin başında duyan insanların serencâmını da kendi lisânınca anlatmıştır. Karacaoğlan’ın çok veciz bir biçimde ifâde edip, “Şu dünyada üç nesneden korkarım / Biri gurbet, bir ayrılık, bir ölüm / Hiç birinden hasta gönül şen değil / Biri gurbet, bir ayrılık, bir ölüm” dediği “gurbet, ayrılık ve ölüm” gerçeği de türkülerimizde ağırlıklı olarak işlenmiş; “Duman almış mezerimin üstünü / Kömür gözlüm bilmem bana küstü mü / Ahbaplarım benden ümit kesti mi / Konma bülbül konma daldan ayrıyım / Sâde daldan değil yârden ayrıyım” mısrâlarıyla; sazlıktan ayrılan neyin feyâdı gibi, genç yaşında bu dünyaya vedâ eden bir delikanlının hikâyesi de türkülerimizde çok içli söz ve nağmelerle terennüm edilmiştir. İçimizde yaşanan gurbeti, gurbetin hasret tüten acısını, gariplik duygusu veren yalnızlığını, sıladan gelen yâr kokulu, memleket kokulu esintilerini tâ yüreğimizin başında türkülerimizle duyarız. Gurbet elde kalan, yârini çok özleyen ve onun hastalandığını duyan bir sevdâlı; “Şu uzun gecenin gecesi olsam / Sılada bir evin bacası olsam / Dediler ki nazlı yârin çok hasta / Başında okuyan hocası olsam” diye inlerken, bir başkası da; “Döndüm daldan düşen kuru yaprağa / Seher yeli dağıt beni, kır beni / Götür tozlarımı burdan uzağa / Yârin çıplak ayağına sür beni / Ayın şavkı vurur sazım üstüne / Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne / Gel ey hilâl kaşlım dizim üstüne / Ay bir yandan sen bir yandan sar beni / Yedi yıldır uğramadım yurduma / Dert ortağı aramadım derdime / Geleceksen bir gün düşüp ardıma / Kula değil yüreğine sor beni” sedâsıyla “bir beste türkü” formunda âsumânı inletmiştir. Çâresizlik, işsizlik ve fakirlik sebebiyle gurbete düşenlerin “gam gasavet” dolu duygularını da; “Yokluk beni mecbûr etti / Gurbeti ben mi yarattım / Gençliğimi aldı gitti / Gurbeti ben mi yarattım / Ne mektup, ne haber aldım / Yurdumdan, yuvamdan oldum / Her şeyime hasret kaldım / Gurbeti ben mi yarattım / Akşam olur gölge basar / Umuduma yeller eser / Yokluk imkânımı keser / Gurbeti ben mi yarattım” diyen türkülerimiz dile getirmiştir. Gurbet elde yakılan türkülerimiz kimi zaman ; “Şafak söktü yine sunam uyanmaz / Hasret çeken gönül derde dayanmaz” diye efkârlanmış; kimi zaman “Bir seher vaktinde indim bağlara / Eser şeydâ bülbül dil yârelenir / Bakmaz mısın şu sînmde dağlara / Derdimi söylesem dil yârelenir” diye âh etmiş, kimi zaman; “Hazin hazin esen seher yelleri / Hiç bülbül öter mi gül olmayınca / Her âşık dünyadan murâd alamaz / Yanıp ateşlere kül olmayınca” diye yakınmış, kimi zaman; “Ötme bülbül ötme şen değil bağım / Dost senin derdinden ben yanan yana / Tükendi fitilim, kalmadı yağım / Dost senin derdinden ben yana yana” diye iç geçirmiş, kimi zaman “Bir selâm gönderdim cânan eline /Acep şu günlerde yetişir m’ola / Bülbül de hasrettir gonca gülüne / Kavuşur da bir kez ötüşür m’ola” diye inlemiş, kimi zaman “Ben derdimi söyleyemem / Dilim yaralı yaralı / Bülbülüm amma ötemem / Gülüm yaralı yaralı / Aşk kitabını açamam / Akı karadan seçemem / Kanadım yok ki uçamam / Kolum yaralı yaralı” diye feryâd etmiş, kimi zaman “Başımda bir sevdâ döner / Ben yanarım kül olurum” diye sızlanmış, kimi zaman “Bugün sabah ile visâl-i yârdan / Bana bir haber var inceden ince” diye sevinmiş, kimi zaman “Tâze karlar yağmış karın üstüne / Bülbül figân eyler gülün üstüne / Dediler ki nazlı yârin el almış / Daha iflâh olmam bunun üstüne” diye kahr ü perîşân olmuş, kimi zaman “Pencereden kar geliyor / Gurbet bana zor geliyor / Sevdiğimi eller almış / O da bana ar geliyor” uzun havasıyla derdini türkülere dökmüş, kimi zaman “Gurbette ömrüm geçecek / Bir ufacık yerim de yok / Oturup derdim dökecek / Bir vefâlı yârim de yok” inkisârıyla hayıflanmış, kimi zaman “Gurbet elde baş yastığa gelende / Gâyet yaman olur işi garibin” diye sitemkâr olmuş, kimi zaman “Kömür gözlüm ataşına düşeli / Dîdem kan yaş döker, dili dâd eyler / Diyâr-ı gurbette hasret yarası / Bana senden bir başka kim imdâd eyler” diyerek sevdiğinin gönül yarasına ilaç olmasını beklemiş; kimi zaman “Erisin dağların karı / Geçti ömrümün bahârı / Ecel kapımı çalmadan / Durma gel ömrümün vârı” diyerek sıladan yârinin gelmesini beklemiş, kimi zaman da “Ağlama naçar babam / Kara gün geçer babam / Bir kapıyı kapayan / Birini açar babam / Allah büyüktür babam” diye ümidini Yüce Rabbimizden kesmediğini, aslâ kesmeyeceğini türkü diliyle ifâde etmiştir… Türkülerimiz, kimi zaman cezâevlerinde yaşananları; “Mapushânelere güneş doğmuyor / Geçiyor bu ömrüm günüm dolmuyor / Eşim dostum hiç yanıma gelmiyor” diyerek hüzün yağmurları içinde dile getirmiştir. Kimi zaman “Taş Medrese”lerdeki “Yusuf Yüzlüleri”; “Mapusun içinde üç ağaç incir / Elimde kelepçe, boynumda zincir” diye târif etmiş, kimi zaman “Şu metrisin önü bir uzun bir alan / Bir tek seni sevdim gerisi yalan / Senin hasretinle hücreme dolan / Bir tek seni sevdim gerisi yalan” dizeleriyle hissiyâtını fâş eylemişr, kimi zaman da “savcının oteli”nde yaşanılan hâl-i pür melâl; “Hapisâne içinde volta vuramıyorum / Aç kapıyı gardiyan burda duramıyorum” diye sazın tel ve perdeleriyle ortaklaşa terennüm edilmştir. Türkülerimiz kimi zaman; “Erzurum'dan çevirdiler yolumu / Beş on polis bağladılar kolumu / Ne bağlarsın polis benim kolumu / Ben bilirim mapushâne yolunu” feryâdıyla ahvâlini beyân etmiş, kimi zaman yaşadığı durumu “Düştüm mapus damlarına öğüt veren çok olur / Toplasam o öğütleri burdan köye yol olur” diye anlatmış, kimi zaman da “Yıllar var ki yorgunum ben / Gökyüzüne vurgunum ben / Mahpuslarda durgunum ben” diyerek kader mahkumlarının yürek sızılarına da tercümân olmuştur. Ve kimi zaman; “Kurşun ata ata biter / Yollar gide gide biter / Mapus yata yata biter / Aldırma gönül aldırma” diyen türküler, solmaya yüz tutan umutlarını diri tutmak için mızrap olmuş, kimi zaman da “Yâr hayâli gözlerinden süzülenler” “Bitti mapus bitti, kuşlar gibiyim / Yaz bahara dönen kışlar gibiyim” diyen o içli türküleri gönül yaralarına merhem edip mahpesteki günlerini; gazellerle, tatyanlarla, uzun havalarla tamamlayarak “senelik paydan dakika düşülmeye” çalışmıştır. “Kara gözlüm karlar yağdı başıma / Gözlerimden akan yaşlar sel oldu / Yüzlerimde şubat ayı esiyor / Gülmeyeli nice nice yıl oldu” diyenler; yükseklerde uçan “Telli turna”ya, “Allı turnam bizim ele varırsan” diye başlayan, “Duydum dost hârelenmiş / Yine gönlüm hoş değil” sözleriyle devam eden, “Hele yâr, zâlım yâr” dedikten sonra “Hangi bağın bağbanısan gülüsen / Aldın aklım ettin beni deli sen / Yüz yıl geçse gene benim malımsan / İsterem ki bir gün evvel gelesen” hükmünü dile getiren ve “Ağlama yâr ağlama / Mavi yazma bağlama / Mavi yazma tez solar / Yüreğimi dağlama” niyâzıyla biten dileklerini yâre ulaştırmak için, sevgiliye ucu yanık mektuplar gönderilirken, türkülerin o güzelim söz ve nağmelerinden de medet ummuşlardır… Türkülerimizde, cevâbı gelmeyen mektuplar için de; “Herkes dosta yazmış arzuhâlini / Benimkini ürüzgâra yazmışlar” diye sitemler edilmiştir. Türkülerimiz belki “Telgrafın tellerini” arşınlayamamış ama, “Nazlı yârden bana bir haber geldi / Eğer doğruyusa büktü belimi / Dediler ki yârin yâd eller almış / Kadir Mevlâm nasip eyle ölümü / Seher yıldızı, ayırdı bizi / Perişân eyledi dost ikimizi” sözleriyle derûnudaki duyguları, hâlini, niyâzını ve melâlini de türkülerin diliyle anlatmıştır. İnsanımız, “Makaram sarı bağlar / Kız söyler gelin ağlar / Niye ben ölmüşmüyem lo / Asyam karalar bağlar” türküsüyle ölmediğini yâre bildirip, “Ağlama ceylan balası” derken; bir başka sevdâlı da “Yüceden mi geldin sen seher yeli / Acep yârim ellerinen gezer mi / Solmuş derler gül benzinin iziği / Bugün yârim eskisinden güzel mi / O yâr beni defterine yazar mı” uzun havasıyla derdini türkülere dökmüştür, Bir başkası da “Beyaz giyme toz olur / Siyah giyme söz olur / Gel beraber gezelim / Muradımız tez olur / Salına da salına da gel / Haydi yavrum dön dolaş gene bana gel” türküsünü de hiç dilinden düşürmemiştir. Türkülerimiz kimi zaman; “Kirpiklerin ok eyle / Vur sîneme öldür beni / Bıktım dünyanın tadından / Vur sîneme öldür beni”; kimi zaman “Kirpiğin kaşına değdiği zaman / Bekletme sevdiğim vur beni beni / Sevdânın şafağı söktüğü zaman / Diyardan diyâra sür beni beni”; kimi zaman “Arkadaşlar benim derdim yeğindir / Ciğerimde fitil işler düğümdür / Hiç bilemem ne seattir, ne gündür / İki dağın arasında kalmışam / Bülbül gibi daldan dala konmuşam / Ne gün gördüm, ne de murad almışam Bülbül gibi âh-u zârı çekerim /Gözyaşını gül başına dökerim /Bu ne gündür zehir olsa içerim”; kimi zaman “Keklik gibi kanadımı süzmedim / Murad alıp doya doya gezmedim / Bu kara yazıyı kendim yazmadım /Alnıma yazılmış bu kara yazı / Kader böyle imiş ağlarım bâzı”; kimi zaman “Ey sevdiğim sana şikâyetim var / Ne sevdiğin belli ne sevmediğin / Ben de bir insanım bir de canım var / Ne sevdiğin belli ne sevmediğin / Senin ile böyle miydi ahdımız / Onun için vîran oldu tahtımız / Umudum yok, gülmez artık bahtımız / Ne sevdiğin belli ne sevmediğin” dizelerini içinde bulunduğu hâl-i pür melâli âşikâr etmek için söylemiş, kimi zaman “Seher yeli bizim ele gidersen / Nazlı yâre küstüğümü söyleme / Ne hâllere düştüğümü sorarsa / Bağrıma taş bastığımı söyleme” demiş, kimi zaman “Deli gönül hangi dala konarsın / Senin tutunacak dalın mı kaldı / Âh u feryâd ile niye yanarsın / Şu dünyada senin malın mı kaldı /Yerin yok, yurdun yok nerde kalırsın / Her yüze güleni dost mu sanırsın / Bunca derdi sen üstüne alırsın / Senin dert çekmeye halın mı kaldı” ezgisiyle kendi efkârını açıkça îtiraf etmiş, kimi zaman da “Odam kireç tutmuyor / Kumunu katmayınca / Sevda baştan gitmiyor / Yâr ile yatmayınca” türküsü dillendirmiştir. Ana kucağının sıcaklığını hissetiğimiz türkülerimizde bâzen; “Gine efkâr bastı garip gönlümü / Neredesin kara gözlüm gel ha gel” uzun havasıyla vuslat özlemi dile getirilmiş, bâzen “Dost elinden gel olmazsa varılmaz / Rızâsız bahçenin gülü derilmez / Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez / Gönülden gönüle gider / Yol gizli gizli” diye cevap verilmiş; bâzen “Ellerini çekip benden / Yârim bugün gider oldu / Hem sever, hem sevilirdik / Bu ayrılık neden oldu” diye ayrılığın sebebini sorgulanmış, bâzen “Şu Fırat’ın suyu akar derindir / Yârimi götürdü kanlı zâlimdir / Daha gün görmemiş tâze gelindir / Ölem, ölem derdo ölem, tâze gelindir / Söyletmeyin beni anam yaram derindir” bir ağıt olup dile dökülmüş, bâzen de “Çaldığım saza mı yanam / Ettiğin naza mı yanam / Alım yâri yanıma / Kış yatam, yaz uyanam / Saza niye gelmezsen / Söze niye gelmezsen / Var gündüz kârın eyle / Gece niye gelmezsen / Vurgunam kara gözüne / Yandırma sevdâ közüne / Canımı kurban ederem / Sevdiğimin bir sözüne” mısrâlarıyla yârine söylemek istediği düşünceler ifâde edilmiştir. Bir başka türkümüzde ise Suzan Suzi’nin sevinçle başlayıp çok hazin bir acıyla biten hikâyesi yüreklerimizi dağlar. Diyarbakır’da yaşanan bu hikâyeye göre; Süryânî bir âile yıllarca çocuk özlemi çektikten sonra Kırklar Dağı’ndaki yatırlara gidip arz-ı hâl etmelerinin ardından bir kız çocukları dünyaya gelir. Süryânî aile Suzan Suzi adına kurban kesmek için her yıl Kırklar Dağı’ndaki Kırklar Ziyâreti’ne gider. Son gidişlerinde Süryani Suzan Suzi, Âdil isimli Müslüman bir gence aşık olur ve onunla kaçar. Ancak bu durum âilesi tarafından kabul edilmeyip reddedilince güzeller güzeli Suzan Dicle üzerindeki On Gözlü Köprü’den kendisin nehre bırakarak canına kıyar. Âdil de sevgilisinin ölümüne dayanamaz ve ona kavuşmak ümidiyle aynı köprüden atlar… Bu hazin hikâye, dokunaklı sözleri ve ezgisiyle yürekleri yakan bir içli feryâda dönüşmüş ve “Kırklar dağının düzü / Karanlık sardı düzü / Ben öleydim Suzan Suzi / Ziyâret çarptı bizi / Köprü altı kapkara / Anne gel beni ara / Saçlarıma kumlar doldu / Tarak getir de tara / Köprünün orta gözü / Sular apardı düzü / Ben öleydim Suzan Suzi / Dicle ayırdı bizi” dizeleriyle her dinleyenin yüreğini dağlamıştır… Ve Suzan Suzi’nin hüzün dolu bu acıklı hikâyesini öğrenenlerin de gözlerine bir ebr-i nîsan oturmuştur. “Kışlalar doldu bugün / Doldu boşaldı bugün / Gel gardaş görüşelim / Ayrılık oldu bugün” uzun havası, askerde yakını olsun olmasın herkesin gönül tellerini titretmez mi? “Asker yolu” bekleyip, “günü güne” ekleyenler nemli gözlerle; “Şu kışlanın kapısına / Mail oldum yapısına / Telli kurban bağlayayım / Asker yârin kapısına” türküsünü gözyaşı içinde terennüm etmez mi? Serde erkeklik’ olduğu için ağlayamayanlar; “Yüce dağlar olmasaydı / Lâle, sümbül solmasaydı / Ölüm Allah’ın emri de / Şu ayrılık olmasaydı” nakaratıyla devam eden bu türküyü, sesi titremeden söyleyebilir mi acabâ? Dağların yücesinden yankılanan bir türkü; “Başı pâre pâre dumanlı dağlar / Duman eğlenir mi kar olmayınca / Bana derler bana gel gönül eğle / Gönül eğlenir mi yar olmayınca” diye ovaları inletirken, bir başka türkümüz de; “İşte gidiyorum çeşm-i siyâhım / Aramıza dağlar sıralansa da / Sermâyem derdimdir, servetim âhım / Karardıkça bahtım karalansa da” nidâsıyla gönülleri aşka getirir. Başka bir türkümüz; “Dağlar ağardı kardan / Haber gelmedi yârdan / Ya gel, ya mektup gönder / Kurtar beni bu dardan / Gözleri fettan güzel / Derde dert katan güzel / Elinden nere gidem / Bize şer satan güzel” derken, bir başka türkümüz ise; “Aşan bilir karlı dağın ardını / Çeken bilir ayrılığın derdini” diyerek efkârlanır ve “Şu dağların yükseğine” ermek, “Başı duman pâre pâre” olan yüce dağları aşmak için “Vur kazmayı dağa Ferhat / Çoğu gitti azı kaldı” diye haykırışı, asırlar ötesinden günümüze aksederken, gönül şifâmız olan türkülerimizin unutulmaz sevdâlara şehbâl açmasına da vesîle olur… Dr. Mehmet GÜNEŞ Devam edecek

aşık veysel türküleri ve hikayeleri